Bu yazı, bir 8 Mart ertesinde feminist kadın ve transların beraber feminist siyaset üretebilme yollarına dair bir fikir tartışması. Yani ortaklaştığımız alanların, deneyimlerin ve fikirlerin taslağını çıkarma alıştırması.

Ortaklaştığımız en elzem alanlardan birisi maalesef ölüm. Transları ve kadınları birbirine yaklaştıran, toplumsal cinsiyet deneyimlerini ortaklaştıran gerçek, kolayca öldürülebiliyor olmamız, daha doğrusu, öldürülebiliyor kılınmamız. Güven duygusu ve adalet için ölüme karşı birbirimize tutunmamız gerekiyor. Bizi öldüren koşullar aslında bizi birbirimize sıkı sıkıya bağlayacak imkanlar da yaratıyor. Cinsiyet kimliğimizi ve cinselliğimizi daha özgür yaşadığımız, bunun için ölmediğimiz bir yaşam inşa etmek için ölüm üzerinden birleşmenin yollarını hep beraber aramamız, beraber dil üretmemiz gerekiyor. Bu gayeyle, şimdiye kadar translar ve feminist siyaset yapan kadınlar arasında yürütülen tartışmaların ve alınan yolların kaydına dair bir anlatıyla başlayacağım. Bu kayıtları, feminist ve LGBTI siyasetin kesişimine ve iletişimine dair bir tarih sunduğu ve bize öğreteceği çok ders olduğu için son derece önemsiyorum.

2011 yılının 8 Mart’ında, feminist bazı kadınlar ve translar arasında bir süredir var olan bazı gerginlikler iyice görünür oldu. 8 Mart Gece Yürüyüşü esnasında yıllardır feminist siyasete emek ve gönül vermiş bir kadın arkadaşımız, yürüyüşteki başka birine yaklaşarak kortej alanının erkeklere kapalı olduğunu, dolayısıyla kortejden derhal ayrılması gerektiğini söyledi. Bu ihtar karşısında şaşırıp sinirlenen arkadaşımız ise yüzündeki sakalların kendisini erkek yapmadığını, aslında kendisini kadın hissettiğini ve cinsiyet kimliğinin erkek olmadığını söyledi.

Ancak mesele sadece sakalla kalmadı. Yürüyüşten çıkarılmak istenen diğer trans erkekler pembe kimliklerini çıkarıp, kendilerini kadınlık deneyimlerini kanıtlamaya çalışırken buldular. Yine aynı yürüyüşte “Translar Vardır” ya da “Translar Güzeldir” gibi dövizlere karşı transların cinsiyetsizliği, feminizmin ise kadınların kurtuluşunu savunduğunu söyleyen ve dolayısıyla bu dövizlerin indirilmesini isteyenler oldu. Başka sloganlar konusunda da ciddi anlaşmazlıklar yaşandı.

Kimin Feminizmi Gerçek Feminizm'

Polemiğin asıl ekseninde şu sorular vardı: Feminizm nedir ve kimin için vardır' Kime “kadın” denir' “Kadın” cinsiyet kimliğinde kim hak iddia edebilir' Feminizmin öznesi kimdir' Kimin feminizmi feminizm sayılır' Hangi sloganlar ve söylemler feminist sözü ve alanı belirler' Hangi siyasi talepler feminist gündemi belirlemelidir' Şüphesiz benzer tartışmalar sadece Türkiye’de değil, farklı toplumsal bağlamlarda feminist ve trans siyasetlerin birbirleriyle girdiği ilişkiler içerisinde de kendine yer buldu. Türkiye bağlamında yaşanan tartışmalar, bir tarafıyla yorucu olmuşken, aynı zamanda trans bireyler ve kadınlar olarak o ana kadar içinde bulunduğumuz iletişimsizliği ve beraber iş yapmamaktan dolayı birbirimize karşı oluşturduğumuz önyargıları ve yanlış anlaşılmaları ortaya serdi.

Bazı feminist kadınlar trans siyasetinin sadece bir kimlik siyaseti olduğunu, dolayısıyla kadınların kurtuluş mücadelesiyle hemhal bir siyaset yapma biçimi olmadığını düşünürken, bazı trans kadın ve trans erkekler feministleri cinsiyet özcülüğü ve “kadın” toplumsal cinsiyet kimliğinin bekçiliğini yapan siyasi özneler olarak gördüler. Transların dile getirdiği en önemli eleştirilerden birisi, feministlere karşı sürekli cinsiyet kimliklerini kanıtlamak ve onları çeşitli kadın deneyimlerine ve oluşlarına dair inandırmak zorunluluğunu hissetmeleriydi. “Neden trans feminizm diye bir siyasetten bahsedemiyoruz'” sorusu bu diyaloglar sırasında ehemmiyet kazandı. Tartışmaların bir yıl ertesinde 2012’deki 8 Mart Yürüyüşü’ne translar bu sefer “Transfeministler Burada” yazan dövizlerle katıldılar. Ama ne yazık ki yine kortejden çıkarılmaya çalışılan ve feminizmi sorgulanan translar ve kendini ne kadın ne de erkek olarak tanımlayanlar oldu.

Hepimizin bildiği gibi, siyasetlerin buluştuğu alanlar ilişkilenme, çatışma, dönüşme ve değişme imkanlarının oluştuğu alanlardır. Yukarıda bahsettiğim tartışmaların sonucunda kısıtlı da olsa belirli bir ortak dil ve henüz emekleme aşamasında olan destek ve dayanışma ağları kuruldu. Özellikle feminizmin öznesinin kim olduğu konusunda bazı tartışmalarda varılan mutabakat, ortaklaşma konusunda verilen çabaların önemli sonuçlarından bir tanesi. “Kadın deneyimine” sahip olmak ya da “zorunlu kadın deneyiminden” geçmiş olmak feminist olarak hak iddia etmenin koşulu olarak kabul gördü. En azından bazılarımız bu ortak paydada buluştuk. Farklı düşünen feministler elbette hala var.

Artık aramızda olmayan sevgili Ali(gül) Arıkan’ın bu tartışmalara katkısı yadsınamaz derecede önemli. Kendisi trans erkeklerin Türkiye’deki örgütlenmesinde önemli rol oynadı ve tüm bu polemiklerin göbeğinde Amargideki Erkek adında bir yazı kaleme aldı. Ali yazısında kadın deneyimi etrafında yaşanan kaygılara ve fikirlere dair şu yorumu yapıyordu: “’Zorunlu kadınlık deneyiminden’ veya ‘kadınlık deneyiminden’ geçtiğini kabul ediyorsan Amargi’de var olabilirdin. Ortaklaşabildiğimiz ana payda buydu. Bu yüzden kendime feminist de dedim. Bazıları ‘sokakta kadınlık deneyimi yaşamak’ diye ifade ediyor, burada kafam yine karışıyor. Testosteron kullandığımı –sakalım çıktı, sesim kalınlaştı, bedenim kaslandı- ve dışarıda erkek olarak algılandığımı varsayalım. O güne kadar yaşamak zorunda bırakıldığım kadınlık deneyimi benim zihnimden ve belki de bedenimden kayıp mı oldu' Uçtu mu'”

İki Cinayet, İki Protesto

Ali’nin kadınlık deneyimine dair sorduğu sorularla beraber düşünerek, bu deneyim meselesi üzerine biraz kafa yormak istiyorum. Yalnız bunu kadınlık deneyimi olarak değil de, toplumsal cinsiyet deneyimi olarak dillendirip, translar ve kadınlar olarak ortaklaştığımız deneyim alanlarına vurgu yapmayı amaçlıyorum. Bunu yaparken de feministlerin ve LGBTI örgütlerinin organize ettiği iki ayrı protesto eylemini örnek vereceğim:

I.

Sene 2010. Sevgililer Günü eylemi için feministlerle Taksim’deyiz. Münevver Karabulut’un erkek arkadaşı tarafından kafası kesilip, kesilen kafasının çöpte bulunmasından sonraki ilk Sevgililer Günü. Feministler olarak Münevver’in katline ve aynı sene içerisinde erkekler tarafından öldürülen diğer 108 kadının cinayetine karşı acil önlem almak için sokaklara dökülmüştük. “Erkeklerin sevgisi her gün üç kadın öldürüyor” pankartı ardında yürüyor, sloganlarımızla avazımız çıktığı kadar bu ölümlere isyan ediyorduk. Her kadının dilinden, elinden, gözünden öfke ve tahammülsüzlük akıyordu. İsyandaydık çünkü senelerdir feministler, kadın cinayetlerine karşı ses çıkarmak için örgütlendiği ve eylemler düzenlediği halde değişen bir şey yoktu. 2004’te Güldünya akrabası tarafından tecavüze uğrayıp sonra hamile kaldığı anlaşılınca aile meclisi tarafından öldürülmüştü. O zaman da feministler olarak “Mezar değil, Sığınak istiyoruz” diye sokaklara çıkmıştık. Nitekim bugüne kadar devlet hiçbir önlem almaya devam etmediği gibi kadın cinayetlerinin sayısı her geçen yıl daha da arttı. En son 2014 yılında bu rakam 294’e ulaştı.

II.

Aynı ay içerisinde başka bir protesto eylemindeyim. Elimizde gökkuşağı bayrakları, dövizler ve megafon ile İstanbul LGBTT Derneği’nden çıkıp Galatasaray Lisesi’nin önünde toplandık. Öldürülen bu sefer Antalya’da yaşayan Derya adında trans bir kadın. Kadın cinayetleri kadar sistemli bir kaydı olmasa da, 2002 ve Temmuz 2013 arasında öldürülen trans kadın sayısı 70. Derya’nın cinayetini protesto ettiğimiz yerde çoğunluğu trans kadınlardan oluşan 40 kadar kişiyiz. Devleti bir an önce bu ölümler karşısında yaptırım uygulamaya çağırıyoruz. Gelip geçen ve ne olduğunu anlamaya çalışan insanların meraklı bakışları altında, “Nefret Öldürüyor, Devlet Bunu Görmüyor,” diye slogan atıyoruz.

Her iki eylemin de söylediği sözler ve protesto ettiği şey, yani öldürülebilir kılınmak, aslında feminizm ve trans siyasetin ortaklaştığı mevzulara dair önemli mesajlar veriyor. Bu alanları birbirleriyle konuşturmaya daha çok ihtiyacımız var. Bu ihtiyacı hayati bir ihtiyaç olarak görüyorum çünkü kadın ve trans düşmanlığı, erkek egemenliği ve hakim cinsellik ve cinsellik kodları kıskacında her gün birden fazla cinayete kurban gidiyoruz. Paul Farmer’ın vurguladığı gibi sadece yaşamla ilişki kuran işler değil, aynı zamanda ölümle ve ölmeye terk edilenlerle konuşan işler de üretmemiz gerekiyor.

Kadın ve Trans Düşmanlığı Aynı Madalyonun İki Yüzü

Aslında Türkiye’de hem feminist hem de LGBTI örgütleri cinayetleri hedef alan ve ölüme karşı konuşan siyasetleri uzun zamandır üretiyor. Fakat ölümle ayrı ayrı boğuşmaktansa, bu mecrayı ortak mücadele alanı olarak örmek, örgütlemek önemli. Kadın ve trans düşmanlığı aynı madalyonun iki yüzü. O yüzden de “kadın cinayetleri” ve “trans cinayetlerinin” yanı sıra “cinsiyet katli” gibi cinsiyet kimliğimiz yüzünden yaşadığımız şiddeti ortaklaştıran terimlere, sözlere ihtiyacımız var. Bizleri öldüren ve öldürmeye devam eden düzenin maddi ve sembolik koşullarını ancak bizi birleştiren koalisyonlarla, eylemlerle ve sözlerle alt edebiliriz.

İster trans isterse kadın cinayetleri olsun, bu cinayetleri protesto eden her birimiz eylemlerimizde üstüne basa basa devletin güvenlik güçlerine ve yargı organlarına sesleniyoruz. Biliyoruz ki, failler yakalansa bile, Türk Ceza Hukuk sistemi erkeklikle yaptığı anlaşmalar sayesinde erkeklere dokunulmazlık kültürünü mütemadiyen yeniden üretiyor ve besliyor.

Katillere yeterli cezayı dağıtmayan ve hatta aldıkları cezayı indirime uğratma yolları yaratan bir ceza hukuk sistemimiz var. Haksız tahrik denen yasal düzenleme sayesinde cinsiyetçi, eşcinsellik karşıtı ve kadın düşmanı eril söylemler faile ceza indiriminin yollarını rahatlıkla açabiliyor. Misal, öldürülen trans kadınların davaları esnasında, katiller kurbanın kendilerine “eşcinsel” ilişki teklif ettiğini söyleyerek cezai indirimden yararlanabiliyorlar. Öldürülen kadınların davalarına gelince, 2008 ve 2009 yıllarında görülen bazı davalar son derece sıradan gündelik detayların bile erkeklerin ceza indirimi almalarına aracı olduğunu gösteriyor. “Adamın birine flörtöz bir şekilde saati sordu,” “kot pantolon ve tayt giyiyordu,” “bir ay boyunca sadece makarna pişirdi,” ve “benimle cinsel ilişkiye girmek istemedi ve beni yataktan itti” gibi gerekçeler haksız tahrik sebebi sayılıp, faillere indirimli cezalar getirebiliyor.

Haksız tahrik düzenlemesi, aslında cinsiyet ve cinselliğe ilişkin değerlerin hangi hayatları daha değerli, hangilerini ise değersiz kıldığının hikayesi. Haksız tahrik, cinsiyet ve cinsellikle ilgili değerleri hayatlara ve bedenlere atayan ve dağıtan hukuki bir aygıt olarak işlev görüyor. Dolayısıyla hayat dediğimiz şey bu atanmalar ve dağıtımlar üzerinden çekişmeli bir alana dönüşüyor. Bu bağlamda “yaşam hakkı” denen kavramı evrensel ve herkese eşit şekilde uygulanabilir bir hak olarak değil, belirli yaşamları diğerlerine göre öncelemeye ve korumaya yönelik bir hesap biçimi olarak görmemiz önemli. “Kim yaşam hakkına sahip'” ve “Hangi hayatlara yaşam hakkı verilir'” gibi sorular gündelik hayat içerisinde tartışmaların ve çekişmelerin alanı olarak kuruluyor. Böyle düşününce, haksız tahrik düzenlemesinin, yaşam hakkı dediğimiz kavramın farklı formüllerini yaratan bir araç olduğunu düşünebiliriz.

Birbirimize Muhtacız

Beni cinsiyet katlini ortak bir çerçeve olarak düşünmeye iten şey feminist ve LGBTI siyasetin kesişme noktalarından duyduğum heyecan. LGBTI siyaset, çoklu bir cinsiyet kimlik siyasetine vurgu yapmasının yanı sıra, cinsiyet kimliklerini akışkan, parçalı, değişken ve istikrarsız olarak görüyor. Bu, toplumsal cinsiyetin yapılış ve üretiliş biçimlerine dair üretken yaratıcı fikirler sunabilir. LGBTI siyaset, trans bireylerin toplumsal cinsiyetle ilgili karmaşık ve çeşitlilik gösteren hissiyatlarına ve davranışlarına, bedenlerine ve cinsiyetleştirme süreçlerine yaptıkları yatırımlara dair düşünmek için üretken yollar açabilir.

Öte yandan, LGBTI siyaseti feminizmle beraber düşünme çabası, toplumsal cinsiyet kategorilerini terk ve yok etmek anlamına gelmiyor. Feminist mücadele ve trans siyasetinden öğrendiğimiz gibi, toplumsal cinsiyet kategorilerinin kullanımı bizlere siyasi hareketlenme olanakları açtığı gibi, aynı zamanda kadınların (hem trans olan hem de olmayan) kendilerini tanımlamalarına yarıyor. Dolayısıyla LGBTI siyaset, toplumsal cinsiyet kategorilerinin egemen olma biçimlerini, onların cinsellik ve bedenlerle arasında kurulan düz ve kuralcı ilişkileri anlamaya ve sorgulamaya yardımcı olabilir.

Kadınlar gibi, trans bireyler de eril, ataerkil ve kadın düşmanı düzenin hedefleri. Aynı iktidar ilişkileri, trans bireyleri dışlayarak, hor görerek, ayrımcılığa tabi tutarak ve öldürerek çeşitli şiddet biçimlerine maruz bırakıyor. Bu yüzden trans hayatlara yapılan siyasi talepleri feminist bir talep olarak görüyorum. Transfeminist Manifesto’nun yazarı Emi Koyama’nın da dediği gibi trans ve trans olmayan kadınlar arasındaki dayanışma ikisinin de kurtuluşu için elzem.

Biz, kadınlar ve LGBTI bireyler olarak birbirimize muhtacız. Hayatlarımız birbirimize göstereceğimiz özen, şefkat, destek ve güven ilişkilerine göbekten bağlı. Birbirimizin varoluş biçimi, arzusu, benliği ve toplumsal cinsiyet deneyimi için gerekli alanı ve şefkati biz yaratıp beslemezsek başka kimse yapmayacak.

(Aslı Zengin, 5Harfliler)

Türkiye’nin ilk trans hakları derneği olan Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği, 30 Haziran 2006 tarihinde Ankara’da kurulmuştur. Dernek adını Alain Berliner’in yönettiği ve erkek bedeninde doğmuş bir kız çocuğun hikayesinin anlatıldığı Pembe Hayat (Ma vie en rose, 1997) adlı filmden almıştır.

BİZE YAZIN

İLETİŞİM BİLGİLERİ

0312 433 85 17

0312 433 85 18

0532 462 17 05

bilgi@pembehayat.org