Tarih: 03.03.2019

Türkiye'de ilk defa 3 Mart Seks İşçileri gününün kutlanmasına tanıklık eden aktivistler Buse Kılıçkaya ve Remzi Altunpolat seks işçiliği hareketinin nasıl başladığını Pembe Hayat'a anlattı.

Haber: Eda Yılmaz

“Patronsuz, pezevenksiz bir dünya!’’

 
2017 yılında Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği’nden Demhat, seks işçiliğinin bir meslek kolu olarak değerlendirilmemesini ve seks işçilerinin haklarının gözetilmesi gerektiğini şu cümleyle vurgulamıştı:
 ‘’1 Mayıs neyse 3 Mart da biz orospular için o!’’

1 mayıs 2008Bu cümle aslında uzunca bir çabanın, emeğin, sokak direnişinin, hak ve hukuk mücadelesinin sonunda kuruluyor. Bir anlamda, Türkiye’de ilk defa 3 Mart Seks İşçileri gününün örgütlenmesini başlatan Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği’nin kuruluşundan bugüne seks işçileri için verdiği emeğin eriştiği son noktayı ifade ederken öteki anlamda da seks işçiliğinin bir iş kolu olarak görülmesi gerektiğini vurguluyor. Türkiye’de seks işçiliği tanımının yapılması ve haklarının ne olduğuna dair tartışmalarının başlaması sancılı süreçlerden geçse de Pembe Hayat, bugün o sancıyı ve acıyı, kahkahaya ve dayanışmaya çevirerek herkesi bu birlikteliği büyütmeye davet ediyor. ‘’Patronsuz ve pezevenksiz bir dünya!’’ sloganını sokaklara yayarak bunun mümkün olabileceğini haykırıyor.
3 Mart Seks İşçileri gününü Türkiye’de kutlanmaya başlanmasına vesile olan, seks işçileri örgütlenmesinin emekçilerinden iki aktivist; Buse Kılıçkaya ve Remzi Altunpolat ile seks işçilerinin nasıl bir araya geldiğini ve seks işçilerinin mücadelesinin başlangıç dinamiklerini konuştuk.





 

Eryaman’dan Yüksel Caddesi’ne: Seks işçileri örgütlenmesi

 
Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği’nin kuruluşunun önemli bir kilometre taşı: Eryaman davası. Seks işçisi transların yaşadığı sorunları gözler önüne seren öte yandan da Türkiye’de ilk defa hukuk karşısında nefret saiki ile bir suç işlendiğini kanıtlayan Eryaman davası, aynı zamanda transların kendi öz- örgütlenme pratiklerini denemesine vesile oldu.
Şehir içinde seks işçiliği yapamayan transların Eryaman bölgesine taşınmasıyla başlayan olaylar, transların yaşam hakkına kadar saldırılarla devam etmişti. Faillerin uzun bir süre yakalanmaması nedeniyle Esat’a yerleşmeye başlayan translar, orada da aynı şiddete maruz kalmıştı. O günlere tanıklık etmiş, aynı zamanda Pembe Hayat derneğinin kurucularından olan Buse Kılıçkaya şunları söyledi:
‘’Artık buna sessiz kalmamamız gerektiğini eğer sessiz kalırsak bu şiddetin her geçen gün daha da artacağını ve kendisini daha acımasız bir şekilde göstereceğini düşündük. Sonunda, bu kişiler yakalanana kadar Yüksel Caddesi İnsanlık Anıtı önünde eylem yapma kararı aldık. Her Perşembe mumlarla, kefenlerle, yürüyüşlerle her türlü eylem çeşidi denedik. Asıl amacımız bu kişilerin artık yakalanmasıydı. Polisler, buraya da saldırırlar demesine rağmen bundan vazgeçmedik. Bugüne kadar başımıza gelen her şey de kaderimiz sayıp susuyorduk. Artık bu ülkenin vatandaşları olarak hukukla bir mücadeleye vereceğiz dedik.’’
 

‘’Trans olmak bile suç sayılırken trans seks işçileri için mücadele etmeye başlatmıştık.’’

 
Yargılama sürecinin başlamasıyla nefret suçu mağduru transların ikincil travmalar yaşadığını belirten Kılıçkaya, kampanya süreci boyunca tek tek sivil toplum kuruluşlarına, kadın örgütlerine, insan hakları kurumlarına trans seks işçilerinin Eryaman’da yaşadıkları hepimizin ortak sorunudur diyerek her kurumu bu mücadeleye çağırdıklarını söylüyor. Trans seks işçileri mücadelesinin Yüksel Caddesinden başlayarak Ankara’ya, oradan Türkiye’ye yayılışının yalnızca bir dernek kurmakla değil aktivizmle mümkün olduğunu da göstermiş oluyor.
Farklı derneklerle etkileşime geçtiklerinde trans mücadelesini sivil toplum kuruluşlarına dahi anlatmanın nasıl zorluklar doğurduğunu anlatırken o günleri şöyle anıyor:
‘’Yaşadığımız zorlukları kamuoyuna duyurmak istedik. Bu zorlu bir süreçti. Trans olmak bile suç sayılırken trans seks işçileri için mücadele etmeye başlamıştık. Translar kendini sivil toplum örgütlerine dahi anlatmak zorundaydı.  O zamanlar, translar hak arama mücadelesinde çok fazla tanınan insanlar değildi ama artık adalet arıyorduk. Bu kaderimiz değildi. Nitekim, çabalarımız sonucu pek çok sivil toplum örgütü kadın örgütleri desteğiyle kamuoyunu yakalamış olduk. ’’
 

Türkiye’nin ilk ‘nefret saiki ile işlenen suç’ davası

 
Yargılama süreci hala devam etmesine rağmen mahkemeye Eryaman saldırganlarının ‘örgütlü çete’ olduğu kanıtlanmış oldu. Bununla birlikle, Türkiye’de ilk defa nefret suçu nedir, nefret saiki ile suç işlemek ne demektir gibi soruları sorarak mücadele başlıklarına bir yenisini eklediler.
Eryaman’dan Yüksel Caddesine uzanan olaylar, seks işçilerinin bir araya gelerek ilk defa mücadele etmeyi deneyimledikleri bir süreci kapsıyor. Takip eden yıllarda ise bu süreç, seks işçileri haklarının bir insan hakları mücadelesi olduğuna dair kararlı adımlara dönüşüyor.

Uluslararası bir direniş sembolü: Kırmızı Şemsiye

 
2002 yılında Venedik’teki seks işçileri, kırmızı şemsiyelerle onur yürüyüşü yaparak kırmızı şemsiyeyi tüm dünyada seks işçilerinin ayrımcılığa uğramasına karşı direniş sembolü olmasını sağlamıştı. Daha sonra, ICRSE (Avrupa Uluslararası Seks İşçileri Hakları Komitesi) tarafından da kabul edilen bu sembolün Türkiye’deki temsilcisi, Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği’nin çağrısıyla kurulan Kırmızı Şemsiye Seks İşçileri İnisiyatifi olmuştur.
 
Kendini hareketin bir emekçisi olarak tanıtmayı uygun bulan Remzi Altunpolat’ın Pembe Hayat’a verdiği bilgilere göre; 3 Mart Seks İşçileri gününe dikkati ilk çeken kişi o dönem Pembe Hayat’ın avukatlığını yürüten Senem Doğanoğlu’ydu. Türkiye’de bir 3 Mart örgütlenmesi için 1 Mart 2008’de Ankara TAKSAV’da Pembe Hayat’ın çağırıcısı olduğu bir toplantı yapıldı. Toplantıya katılan Kaos GL, Lambda İstanbul, Kadın Kapısı, Uluslararası Af Örgütü, Emekçi Hareket Partisi (EHP), Anti-Kapitalist ve Sosyalist Parti Girişimi’nden temsilciler, seks işçileri ve aktivistler; bir gün boyunca yürütülen tartışmalar sonucunda sendikalaşma çalışmalarının başlatılması kararı aldı. Kırmızı Şemsiye ismi ise bu tartışmalar esnasında belirlendi. Sonrasında ise 3 Mart’ta Ankara Yüksel Caddesi’nde bir basın açıklaması yaparak kamuoyunun dikkatini çekerek kuruluşunu ilan etmiş oldu.

“Bu bir işçilik midir? İşçilik değilse nedir?”

 
‘’Alışılageldik biçimiyle ‘’fahişelik’’ diye adlandırılan olgu bir işçilik midir? Nasıl bir işçilik biçimidir? Öyleyse nasıl adlandırılmalıdır? Bundan sonra seks işçiliği olarak adlandıracaksak o zaman örgütlenme tarzları ve formları ne olacak? Daha önce Dünya’da ve Türkiye’de yaşanmış örgütlenme tecrübeleri olarak önümüzde ne var?’’ gibi bir dizi soru çerçevesinde ortaya çıkan ihtiyaçların onları böyle bir oluşum kurmaya yönlendirdiğini söylüyor, Altunpolat. Şöyle ekliyor:
 
‘’Nitekim Türkiye’de Kırmızı Şemsiye’yi önceleyen kimi deneyimler yaşanmıştı. Na-trans kadınlar DİSK Genel İş’e üye olmak istemiş ama reddedilmişler, Kadıköy Genelevi’nde çalışan kadınlar da bir süre Yeni Emek-İş’de örgütlenmişler ama bu girişimler hep kesintiye uğramıştı. Kırmızı Şemsiye’nin bu tecrübelerden farkı ve özgünlüğü önemli bir bölümü aynı zaman da LGBTİ+ hareketi aktivisti trans kadın seks işçilerinin ağırlıkta olmasıydı.’’
 

‘’Kooperatifleşme üzerine tartışmalara başlamamız gerek.’’


O dönem yapılan çağrı büyük bir ses getiriyor. Ertesi yıl etkinliklerin Ankara dışında eşzamanlı olarak İstanbul’da da gerçekleşmesini sağlıyor. Altunpolat, özellikle feministlerden ve kendini feminist olarak tanımlamayan Kadın Hareketinin kimi kesimlerinden, bu oluşumların içerisinde yer alan yahut onlarla bağlantılı olan özellikle Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) üyesi bazı sendikacı kadınlardan ve kimi sol-sosyalist yapılardan destek gördüklerinin altını çiziyor.
Başlangıçta çok istekli olunmasına rağmen sendikalaşma çabasının yasal ve yapısal engeller nedeniyle hayata geçirilemediğini de üzülerek aktarıyor, Altunpolat:
‘’Hoş kurulsaydı da ülkenin bir süredir içerisine girdiği politik iklimde varlığını bir sendika olarak sürdürebilir miydi bilemiyorum. Bir başka örgütleme tarzı olarak birlik ve dayanışma demek olan kooperatifleşme üzerine tartışmaya başlamamız gerektiği kanaatindeyim.’’
 

Valilik yasağı sonrası Ankara’da 3 Mart

 
OHAL sonrası verilen kararla LGBTİ+ etkinliklerinin süresiz olarak yasaklanması, Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği’nin 3 Mart Seks İşçileri gününde etkinlik yapamamasına sebep olurken Buse Kılıçkaya bu yasağı şöyle yorumluyor:
‘’Biz yasaklarla bugün karşılaşmıyoruz. Biz transız dediğimiz andan itibaren yasaklarla karşılaştık ama bu yasak benim varoluşumu durduramadı. Ben dönüşmeye devam ettim çünkü hiçbir yasak insanın kendi varoluşundan daha önemli olamaz. Ben ne kadar kendimi yasaklarsam yasaklayayım, ben, benim. Bu dönüşümü yakalamam gerekiyor. Aksi takdirde ben olamayacağım. Ancak bakın, bunun öncesinde de her yerde yasaklı olmamıza rağmen şuan Türkiye’nin her tarafında seks işçileri var, translar var. Farklı meslekler de translar var. Her yerde kendilerini dayatıyorlar. Bu yasaklar bizi durdurmuş mu? Demek ki durduramamış!’’
 
Hiçbir türlü mücadeleden vazgeçmemek gerektiğini Altunpolat’da doğruluyor:
 
‘’Özellikle 2015-2016 sonrasında Türk-İslam ülküsü olarak adlandırılan ideolojik çerçeveye dayalı faşizan rejimin inşası büyük ölçüde tamamlanmış gözüküyor. Tek adam-lider kültü, şiddetin meşrulaşması, sıradanlaşması ve yaygınlaşması, kadınların ikincilleştirilmesi, LGBTİ+’ların düşmanlaştırılması, erkeklik tapıncı ve histerisi bu rejimin hem alamet-i farikaları hem de zemini. Ancak bu böyle diye mücadeleden vazgeçemeyiz. Mücadele umuttur, mücadele en zor zamanlarda bile başka türlü olabileceğine dair bir umuttur. Umut ise boş bir iyimserlik anlamına gelmez, kötümser de olabiliriz. Ancak umut, bizleri bir araya getirmeye, kuvvetleri birleştirmeye ve örgütlenmeye dair bir yaşama kudreti, bir kaldıraçtır. Toplumsal mücadeleler tarihi bunun böyle olduğunu söylüyor bize. ‘’
 
Yasağa karşı nasıl örgütlenmeli sorusuna yanıt arayan Altunpolat ise burada sorumluluğun sadece LGBTİ+ örgütlerine ait olmadığını vurguluyor. Muhalif toplumsal öznelerin de seks işçilerinin hak mücadelesi ile dayanışma adına stratejiler geliştirmesi gerektiğini belirtiyor:
 
‘’Madem Ankara’da LGBTİ+ etkinliklerine yönelik ne zaman biteceği belli olmayan yasaklar devam ediyor, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne giderken seks işçisi trans ve na-trans kadınların taleplerini nasıl içerebiliriz, birlikte neler yapabiliriz, nasıl ortaklaşabiliriz diye bir nebze kafa yorulmalı. ‘’

‘’Biz bir adım attık, adımları peşimize taktık. Birlikte yürüyoruz.’’

 
Seks işçilerinin hakları insan haklarıdır diyerek her yıl 3 Mart’ta ilgili kurum, kuruluş, hak örgütleri, sivil toplum kuruluşlarıyla etkinlikler düzenleyen Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği, hem ulusal hem uluslararası pek çok davetliyle seks işçilerinin sorunlarına perspektif sunarak hem Türkiye’de 3 Mart geleneğini başlatmış hem devamcısı olmuştur. Bu yıl bir etkinlik yapılamamasının mücadelenin bittiğini gösteren bir işaret değil aksine farklı kanallarla yeniden güçleneceğini şu sözlerle aktarıyor, Kılıçkaya:
 
‘’Biz bu süreci örerken şunu söyledik: ‘’Biz bir adım attık, adımları peşimize taktık. Birlikte yürüyoruz.’’ Yalnız olmadığımızı, beraber örgütlenmenin gücüne inanarak yola çıktık. Pembe Hayat içerisinde seks işçisi olsun veya olmasın herkesin bunun mücadelesini veriyor olması, sahipleniyor olması, birbirimizin hassasiyetlere, sıkıntılara karşı duyarlı olmamız, insanlara insan olduğumuzu hatırlatmanın çabası bizi bu mücadele güçlendiriyor. Mesele sadece seks işçilerinin meselesi değil, tüm insanlığın meselesi. İnsan haklarını bir yasakla bitiremezsiniz.’’
 

Türkiye’nin ilk trans hakları derneği olan Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği, 30 Haziran 2006 tarihinde Ankara’da kurulmuştur. Dernek adını Alain Berliner’in yönettiği ve erkek bedeninde doğmuş bir kız çocuğun hikayesinin anlatıldığı Pembe Hayat (Ma vie en rose, 1997) adlı filmden almıştır.

BİZE YAZIN

İLETİŞİM BİLGİLERİ

0312 433 85 17

0312 433 85 18

0532 462 17 05

bilgi@pembehayat.org