11. Yargı Paketini Paketliyoruz | Kadın İnsan Hakları Derneği’nden Yıldız: “Bu yasa, şiddeti önlemiyor; varoluşu cezalandırıyor.”

Röportaj: Eylem Esen Arabacı

pembehayat.org’un 11. Yargı Paketini Paketliyoruz serisinin yedinci bölümünde, Kadın İnsan Hakları Derneği’nden Yıldız ile konuşuyoruz.

Yıldız, 11. Yargı Paketinin yalnızca LGBTİ+’ların değil, kadınların ve tüm toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesinin kazanımlarını hedef aldığını söylüyor.  “Genel ahlak” ve “biyolojik cinsiyet” gibi muğlak kavramlarla kadın bedenine ve kimliğine yönelik denetimin yeniden tesis edilmek istendiğini vurguluyor.
Bu röportajda feminist mücadelenin ortak direniş hattına çağrı yapıyor:

“Bu yasa, şiddeti önlemiyor; varoluşu cezalandırıyor.”

11. Yargı Paketinde yer alan düzenlemeler, LGBTİ+’ları hedef alıyor gibi görünse de, aslında kadınların ve tüm toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesinin kazanımlarına da dokunuyor. Bu taslağı bir kadın hakları savunucusu olarak nasıl değerlendiriyorsun?

“Bu paket tasarısı, yalnız LGBTİ+’ları değil, kadınları, çocukları ve tüm toplumu hedef alan ve herkesi tektipleştirmeye çalışan çok katmanlı saldırıdır.  “Biyolojik cinsiyet” ve “genel ahlak” gibi ucu açık kavramlar üzerinden yasa yapmak, devletin bireylerin bedenine, kimliğine, giyimine, sahne performansına, hatta düşüncesine müdahale etmesi anlamına gelir. Bu ucu açık kavramlara dayanarak yeni suçlar tanımlayan paket, eril ahlakı yasal bir norm haline getirmeyi hedefliyor. Bu taslak LGBTİ+’ların varoluşunu kriminalize etmenin yanı sıra, toplumsal cinsiyet normlarına aykırı davranan herkesin varoluşunu tehdit etme ve denetleme amacı taşımaktadır. Çünkü “kimin ahlaka aykırı sayılacağına” iktidar karar verecektir. Yani bu yasa taslağı aynı zamanda kadın bedeni ve kimliği üzerindeki tarihsel denetimi hukuken yeniden tesis etme girişimidir. Üstelik yasa taslağında 18 yaş altı çocuklar için de cezaların ağırlaştırılması, çocukların yetişkin gibi cezalandırılması söz konusu. bu yasa taslağı kadınları, LGBTİ+ları, çocukları sonsuz şiddet döngüsünde tutmayı amaçlıyor.”

Türkiye’de kadın hareketi yıllardır şiddetsiz yaşam, adalete erişim ve eşit temsil mücadelesi veriyor. Bu yasa girişimi, sence bu alanlarda nasıl bir geri gidiş yaratma riski taşıyor?

“Taslak, şiddeti önlemeyi değil, varoluşu cezalandırıyor. Cinsiyet uyum sürecine getirilen ağır kısıtlamalarla transların sağlık hakkı fiilen ellerinden alınıyor; “üreme yeteneğinden yoksunluk” şartı gibi daha önce AYM ve AİHM tarafından insan hakkı ihlali sayılmış düzenlemeler yeniden getirilmeye çalışılıyor. Bu, bedenin ve kimliğin devlet kontrolüne alınmasıdır. Çocukları yetişkin gibi cezalandırmaya çalışırken, transların kendi bedeni hakkında karar alma hakkını 25 yaşına çıkaran yasa tasarısı kendi içinde oldukça keyfi ve tutarsız. Bu taslak ifade özgürlüğü alanında da büyük bir geri gidiştir: “genel ahlaka aykırı davranışta bulunmak veya bunu övmek” gibi muğlak ifadelerle yalnızca feministlerin ve LGBTİ+ların değil, sanatçıların, hak savunucularının, akademisyenlerin sesi de susturulmak isteniyor. Böylece kamusal alanda toplumsal cinsiyet eşitliği savunuculuğu yapmak “ahlaka aykırı” sayılabilir, şiddete karşı örgütlenme çağrısı da böyle sayılabilir. Yani taslak, normların şiddetinin ceza hukuku eliyle sonsuz kılınması anlamına geliyor.”

 

Kadın ve LGBTİ+ hareketleri uzun zamandır ortak bir zemin inşa ediyor. Bu yargı paketiyle birlikte, bu iki hattın dayanışması nasıl bir anlam kazanıyor?

“Bu yargı paketi taslağı, feminist ve LGBTİ hat arasındaki organik bağın ne kadar anlamlı olduğunu bir kez daha gösteriyor. Çünkü iktidar, otoritesini yeniden kurarken kadınlara ve LGBTİ+’lara  patriyarkal “genel ahlak” adı altında, aynı anda saldırıyor. Biz biliyoruz ki aynı denetim, aynı yasaklama ve aynı şiddet mekanizması hepimizi hedef alıyor. Dolayısıyla dayanışmamız, yalnızca bu yargı paketine karşı ortak bir savunmadan ibaret değil; son yıllarda üst üste gelen toplumsal cinsiyet eşitliği karşıtlığına, kazanımlarımıza yönelik sistematik saldırılara da karşıdır.”
 

Kadın örgütleri, yıllardır hem sahada hem de politik düzlemde hak savunuculuğu yapıyor. Bugün “yargı reformu” adı altında gündeme gelen bu taslak karşısında, feminist hareket nasıl bir savunuculuk ve direnç stratejisi geliştirebilir?

“Bu noktada  yargı paketine karşı 3 düzlemde hareket edilebilir. Hukuki mücadele açısından 11. yargı paketi taslağındaki  birçok düzenleme, AYM ve AİHM kararlarını yok sayıyor. hukukun üstünlüğünü savunmak oldukça önemli. Örneğin taslak, “doğuştan gelen biyolojik cinsiyete ve genel ahlaka aykırı tutum ve davranış”ı suç sayarak ifade özgürlüğünü, özel hayatı ve eşitlik ilkesini kısıtlıyor. Bu hüküm, suçun belirlilik ve kanunilik ilkelerine aykırı; ucu açık “genel ahlak” ve “biyolojik cinsiyet” kavramları keyfi uygulamalara izin verir. Anayasa’nın eşitlik, özel hayatın korunması ve ifade özgürlüğü hükümleriyle çelişir ve AYM içtihatlarının belirlilik gerekliliğine ters düşer.  Bu düzenlemeler yalnızca Anayasa’ya değil, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere de aykırı. Hukuki savunuculuk bu noktalardan yapılabilir.
Politik savunuculuk açısından, “Aileyi koruma” bahanesiyle toplumsal cinsiyet eşitliğini hedef alan bu ideolojik hattı ifşa etmek çok önemli. Çünkü ilgili maddenin gerekçesinde bu düzenlemelerin amacı olarak “genel ahlak, aile kurumunun korunması” deniyor. Aileyi düşündüklerini söyleyenler, o ailelerde yoksullukla mücadele eden kadınları, açlık sınırının altında yaşayan çocukları, o ailelerde öldürülen kadınları hiç gündemlerine almadılar. 

Son olarak, kadınlar ve LGBTİ+’lar tarih boyunca haklarını sokakta kazandı. Bu yasa, tam da o mücadele biçimimizi -toplanma, yürüyüş ve protesto hakkımızı, “kamu araçlarının engellenmesi” suçu tanımlayarak- hedef alıyor.O yüzden en güçlü yanıt, yeniden sokakta ve birlikte olmaktır. Ve biz bunu kadınlar LGBTİ+lar olarak ülkenin 18 farklı yerinde eşzamanlı eylem yaparak gerçekleştirdik.”

Eğer bu röportaj bir çağrı olsaydı, o çağrı kadınlara ve insan hakları savunucularına ne olurdu? Bugün birlikte neyi savunmak, hangi sözü daha yüksek söylemek gerekiyor?

“Bu taslak, kadınların, LGBTİ+’ların, tüm muhalif seslerin ve özgür düşüncenin önünü kesmeyi hedefliyor. Herkesin kimliği, bedeni ve yaşamı üzerinde artan bir devlet denetimi anlamına geliyor. Bu yolla, aşkımız, kimliğimiz ve yaşamımız suç sayılmaya, bedenimiz ve sağlığımız üzerindeki söz hakkımız kısıtlanmaya çalışılmaktadır.

Tüm bu düzenlemeler “aile kurumunun ve toplum yapısının korunması” gibi bir gerekçeyle önümüze geliyor. Sanki öldürülen kadınların %70’i ev içinde, yakını bir erkek tarafından öldürülmüyormuş gibi - ki sadece basına yansıyan bildiğimiz ölümler bunlar. Sanki o ailelerde doğan çocuklar, yenidoğan çetelerinin elinde, MESEM’lerde ya da bir çetenin hesaplaşmasında öldürülmüyor, yaşıyorsa da suça sürüklenmiyormuş gibi. “Aile yılı” gibi bir adlandırmanın ardından 11. Yargı Paketi taslağı da ile içinde bulunduğumuz şiddeti yasayla sabitleme girişimidir, buna izin vermemeliyiz. İktidara karşı haklarımızı, yaşamlarımızı savunmalıyız; nefret bir kere yasalaştı mı bundan kimse kurtulamaz.”