Tarih: 19.01.2022

  • Oyunculuğa nasıl başladınız? Oyunculuğa başlarken destekçileriniz var mıydı? Nasıl durumlarla karşılaştınız?
Biraz klasik bir cevap olacak ama ben oyunculuk ile lise yıllarımda tanıştım. Okulun tiyatro kolundaydım ve öğretmenlerimin teşviki ile liseden mezun olduktan sonra oyuncu olabilmek için kolları sıvadım. Ailemin ilk başlarda hoşuna gidiyordu bu durum ama oyunculuğun sadece hobi olarak kalmasını, eğitimime geleceğim için kariyer yapabileceğim bir meslek ile devam etmemi istiyorlardı ama içime o ateş düşmüştü bir kere, ailemi karşıma alıp gizli saklı da olsa oyunculuk yapmaya devam ettim.  Oyunculuk, trans geçiş sürecimden önce daha kolaydı ama trans geçiş sürecimi tamamladıktan sonra benim için işler imkânsızlaşmaya başladı. Trans kadın olarak gittiğim yerlerden ya hiç görüşmeye bile kabul edilmiyor veya görüşsem bile başka bahaneler ileri sürülerek geri çevriliyordum. Bu geri çevrilmeler, Levent Kırca & Oya Başar ile Olacak o Kadar da çalışmaya başlayıncaya kadar devam etti. Onların da çekinceleri vardı, nasıl tepki vereceklerini bilmiyorlardı ve hissettiğim üzere programa bir zarar da gelsin istemiyorlardı. Ve ben ilk olarak Olacak O Kadar da kamera arkası çalışmaya başladım. Benim oyunculuk yeteneğimi de biliyorlardı.  Kısa zaman sonra ufak tefek roller aldım ve nabız ölçtük, halktan ya da televizyon kanallarından gelen olumsuz bir tepki ya da yorum olmayınca da rollerim büyüdü. Tabii, yine kötü yorumlar yapan küçük bir kesim vardı elbette ve programı benim üzerimden aşağılayanlar vs. ama bu zaten herkese, tüm sanatçılara yapılıyor. Benimki alışık olunmayan bir durumdu Türk televizyonlarında uzun soluklu bir dizide ana kadroda bir trans kadın olarak yer aldım ve kötü olan şeyleri çok umursamadım. Kulaklarımı tıkayıp işime odaklandım. Zaten hem Levent Kırca hem Oya Başar ve tüm ekip beni çok güzel sahiplenip kötü etkenlere karşı korudular. 
 
  • Amerika’ya gidişiniz nasıl oldu? Bu karara ne vesile oldu?
 
TV de Olacak O kadar ve Tiyatroda Levent Kırca Oya Başar tiyatrosunda oyuncu olarak yıllarca çalıştıktan sonra İstanbul’daki Cahide isimli Restaurant Club e transfer oldum ama oyunculuğu hiçbir zaman bırakmak istemedim. Türkiye’deki tiyatro-TV ya da sinema alanında trans kadın olduğum için istediğim roller oynayamıyordum. Gelen teklifler hep karikatürize edilmiş oyunculuğuma hiçbir katkı sağlamayacak ufak tefek eşcinsel rolleriydi, hiçbirini kabul etmedim ve oynamadım.  Sonunda radikal bir karar verip hayatımda değişiklik yapmak istedim, bunun için en uygunu yurtdışını denemek diye düşündüm. Aklımda ya İngiltere ya Amerika vardı, ben olabildiğince uzak olsun diyerek Amerika’ya gelebilme üzerine çalışmalara başladım. Aslında Amerika’ya yerleşmek için gelmedim. Hem dil öğrenmek hem oyunculuk atölyelerine katılıp Türkiye’de alamadığım yarım kalan oyunculuk eğitimimi belki burada alırım ve oyuncu olarak biraz daha büyürüm diye düşünerek geldim. Sonrasında dönüşüm hem eğitimimi uzattığım için hem de sahne çekim işler güçler vs. derken uzadıkça uzadı ve sonrasında Amerikan vatandaşlığına kadar uzanan bir süreç ile burada kaldım. 
 
  • Hem Türkiye’de hem Amerika’da birçok yapımda yer aldınız. Kıyaslayacak olursanız, bu iki set ortamında bir trans olarak yer almak nasıl bir fark oluşturuyor?
Aslında Trans birey olmak dünyanın her yerinde çok zor, en özgür dediğimiz New York’ta bile yerine göre çok zor, ama oyunculuk yapan bir trans birey olarak baktığınızda tabii imkân olarak biraz daha seçenek var. Burada da bir göçmen olduğunuz için İngilizce ana diliniz olmadığı ve aksan olduğu için vs. bu tarz zorluklar başlıyor. Ve tabii birde rakibiniz fazla, Türkiye’de 3 tane trans kadın oyuncu varsa burada 100 tane var. Çoğu konservatuar bitirmiş hem oynayan hem şarkı söyleyip dans edebilen acayip yetenekli insanlar. New York ve Los Angeles’ta dünyanın her yerinden gelmiş yetenekli insanlar bir yerde rol kapabilmek adına tabiri caiz ise her köşe başında bekliyor. Burada sırf trans roller değil natrans kadın roller içinde seçmelere girebilme hakkınız var, Rol kapabilmek adına sürekli oyunculuk seçmesine girmek zorunda kalıyorsunuz, rolün türüne göre bazıları oluyor bazıları olmuyor, ben mesela sırf akşamın olduğu için seçmelerde seçilip Bulgaristan’ın bir kadın milletvekilini oynamıştım bir oyunda. Sonra ücret almadan çalışan oyuncular var sırf iş yapıyor görünebilmek adına, pastadaki dilimi küçültüyor ve savaşmanızı gerektiriyor.  O yüzden eğer çok ünlü bir isim değilseniz mutlaka ikinci bir işiniz olması gerekiyor yoksa geçim derdi başlıyor. New York gerçekten pahalı bir yer, buraya gelip de tutunamayan insan sayısı da fazla. Hiç uzaktan göründüğü gibi toz pembe değil.  
 
  • Oyunculuk özelinde, özellikle Türkiyeli çok fazla trans temsili yok. Bu temsiliyet noktası sizin için, bu herkesin deneyimi ya da herkesin hayatı olmasa dahi, oyunculuğunuz üzerinden bir memnuniyet ya da kaygı yaratan bir durum oluşturuyor mu?
Bunun kaygısını hiçbir zaman duymadım, Türkiye’de yaşarken de insanlar bana öteki olarak davransa bile ben kendimi öteki olarak görmedim, Bana göre ne kadar görünür olunabilirse alan o kadar genişliyor, ben de kendime sanat alanında sürekli işler yaratmaya çalıştım. Oyuncu Deniz olarak insanlara aslında trans kadınların onlara öğretildiği gibi olmadığını da göstermeye çalıştım ama bazı zihinleri ve onlara öğretilenleri değiştiremiyorsunuz. Özellikle bizim ülkemizde her konuda olduğu gibi bilgi ya da öğrenme konusunda da bir hazırcılık var. Ihsan, yapısı olarak kötüye daha çok inanırmış, iyi olan şeylere fazla ilgi göstermezmiş. Maalesef bizim insanımızda fazlası ile görüyoruz. Son yıllarda ne kadar engellenmeye çalışılsa da, LGBTİ+ ve özellikle trans bireylerin sanata olan ilgisini de görünürlük adına önemli buluyorum. Yani zaten iyi ya da kötü oyuncu bir noktada kendini belli ediyor ve ayrılıyor, ama farklı trans oyuncuların farklı projelerde olması yapım şirketlerinin ya da yönetmenlerin ufkunu genişletiyor, daha fazla senaryo yazılıyor daha fazla trans karakter eklenmeye başlıyor yazılan senaryolara.
 
  • Bu yıl 10.Pembe Hayat Kuirfest’te tekrar gösterilen, yönetmenliğini Lyle Kash’in yaptığı Death and Bowling filminin kadrosunda yer alma sürecinizi anlatır mısınız? Film kadrosu ve ekip çoğunlukla translardan oluşuyor. Sizin için, böyle bir set ortamında çalışmak nasıl hissettirdi?
Öncelikle çok değişik bir deneyimdi benim için, ben New York’ta yaşıyorum film Los Angeles’ta çekilecekti, bir tane video çekerek seçmelere yolladım. Bir hafta sonra Lyle Kash ve yapımcı Ariel Mahler önce bir e-mail ile daha sonra telefonla gönderdiğim videoyu beğendiklerini ve rolün benim olduğunu söylediler. Böylelikle başrollerden biri benim oldu. Çekim tarihine kadar bir müddet rolüme hazırlandım, Stella Adler isimli oyunculuk okulunda ek olarak kamera önü oyunculuğu dersi aldım, ara sıra bowling salonlarına gittim ve bowling oynamayı öğrendim, hiç bilmediğim bir şeydi. Sonrasında da bir ay için Los Angeles’a taşındım ve sahnelerim çekildi.  Önceleri kamera önü ve arkasının LGBTİ+ ve özellikle trans bireylerden oluşacağını bilmiyordum, çünkü okuduğum senaryoda sadece başroldeki iki karakter trans erkek idi. Filmin konusu zaten orta yaş ve üstü lezbiyen kadınlardan oluşan bir Bowling takımının etrafında gelişiyordu. Bowling takımı oyuncularını hep trans kadın oyuncular oynuyordu. Sonrasında öğrendiğimde bile setin bu derece queer olacağını hayal bile edemiyordum. Kendimi fazlasıyla güvende hissettim öncelikle ve çok rahat çalıştım.
Çekimler sırasında kötü bir anımız da oldu: cenaze yemeği için çekilecek bir sahne vardı ve Los Angeles’in dışında bir restoranda çekilecekti. O gün sette ana kadronun dışında ekstra olarak başka LGBTİ+ oyuncular da vardı ve restoran sahibi bir müddet sonra rahatsız olduğunu, çekim yapılamayacağını söylemiş, o sahne filmden çıkarıldı, sanırım yapımcı ile aralarındaki mahkeme hala sürüyor. Düşünün işte “Amerika” diyoruz ama orda bile oluyor böyle şeyler. 
Film aslında Hollywood ve dünya sinemasına bir gönderme idi yani nasıl filmlerdeki trans roller cisgender karakterler tarafından oynanıyorsa bu filmde de tam tersi yapılması bilinçli bir seçimdi. Hatta bu konu çekim tarihleri Death and Bowling ile aynı zamana denk gelen Scarlett Johansson’un başrolde olduğu ve bir trans erkeği canlandıracağı söylemi üzerine basında daha fazla yer bulmuştu. 
 
  • Oynamak istediğiniz keşke fırsatı olsa dediğiniz bir rol var mı?
Artık yeniden Türkiye’de olan projelerde yer almak istiyorum, mesela Güldür Güldür Show’u çok severek izliyorum ve hep kendimi o kadroda hayal ediyorum, olacak o kadar da hep skeçlerden oluşan bir yapımdı ve ben farklı tiplemeler ve karakterler oynamayı seviyorum ve komedi oyunculuğundan asla vazgeçemiyorum. İki tane idolüm var zaten ve bir gün onlarla karşılıklı oynayabilmek en büyük hayalim. Perran Kutman ve Binnur Kaya benim örnek aldığım hayranlık duyduğum muhteşem oyuncular. 
  • Gelecek projelerinden bahsetmek ister misin?
Şu an oyuncu olarak bir projem yok ama New York / New Jersey Acoustic isimli bir Türk restoranında hem şarkıcı olarak hem de teatral yeteneğimi kullanarak her cumartesi akşamı sahne alıyorum. Kasım ayının başında başladık ve her hafta yok satarak devam ediyoruz. Zaten Amerika’ya yerleştiğimden beri sahnelerden uzak kalmamıştım şu an da bunu tek mekânda, her hafta devam ettiriyorum.  
İyi bir senaryo bulabilirsem New York’ta yasayan Türk kadın oyuncularla İngilizce altyazılı ama Türkçe olarak oynayabileceğimiz bir kadın oyunu yapmak, aynı zamanda Türk tiyatrosunun tanıtımını yapabilmek adına da Türk bir yazarın oyununu sahnelemek istiyorum. Neden Amerika’da Türkçe derseniz de oyunun ve tiyatronun duygusunu ve otantikliğini kaybetmemesini istemediğim için böyle bir düşüncem var diyebilirim veyahut bu şekilde tek kişilik sadece benim oynayacağım bir oyunda olabilir. 
 
  • Türkiye’deki hayranlarınıza söylemek istedikleriniz var mı?
Destekleri için her zaman minnettar kalacağımı, bir sanatçı olarak onların beğenileri ve takdirleri ile beslendiğimizi bir kez daha söylemek istiyorum. Güzel bir örnek olarak ve adımı bırakarak bu dünyadaki görevimi tamamlayabilmek ve unutulmamak en büyük gayem.  
 

Türkiye’nin ilk trans hakları derneği olan Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği, 30 Haziran 2006 tarihinde Ankara’da kurulmuştur. Dernek adını Alain Berliner’in yönettiği ve erkek bedeninde doğmuş bir kız çocuğun hikayesinin anlatıldığı Pembe Hayat (Ma vie en rose, 1997) adlı filmden almıştır.

BİZE YAZIN

İLETİŞİM BİLGİLERİ

0312 433 85 17

0312 433 85 18

0532 462 17 05

bilgi@pembehayat.org