Tarih: 18.11.2021

Trans Safety Network (UK) gönüllü araştırmacı olan Mallory Moore’un tweet zincirine ithafen...

Uzun bir süredir, sosyal medyada tartışığım transfobik insanlara TERF demeyi bıraktım. Hepsinin feminist ve de özellikle radikal feminist olmadığı barizken, olmadıkları bir düşüncenin parçasıymış gibi meşruluk kazanmalarının yanı sıra, tartışmalara tanık olan kişiler de TERF’ün ne demek olduğunu bilmiyor.

Feminist çevreler içerisinde olan tartışmalar, bu tartışmaların terimleri, feminist güç okumaları akademik çevrelerden çıkıp sosyal medya gibi yerlerde kamuya taşındığı, yorumlara açıldığı zaman, bu tartışmalar çoğu noktada bir temel olmadan ya da bağlam dışı yayılıyor.

Örneğin, “hudut namustur” söylemi, *Namus* gibi mizojinist bir konseptin feminist okuması ve bağlamı olmadan, “cinsiyetçi midir değil midir?” diye tartışılmaya başlandığı zaman tartışma içerisinde kopukluklar oldu. Namusun kadınlara dayatılırken oluşturduğu güç dinamiğini okumasını bilmeyen ve bununla ilgilenmeyen kişilerce eleştirildiği zaman büyük bir tartışma çıkmakta ve toplumsal pozitif değişimin önüne geçmektedir.

Benzer şekilde, TERF(trans exclusionary radical feminist), yani trans dışlayıcı radikal feminist  kelimesi de bu şekilde yayıldı ve algılandı. Her transfobiğin TERF olduğu söylenmesi, akademik açıdan kişinin feminizminin kapsayıcı olmadığına dair bir tanımken; kamuya açık olarak kullanıldığında bu tür bir feminizmin noksanlığından bahsetmektense, farklı bir kamp, farklı bir fraksiyon feminizm varmış algısı oluştu. Kendisi ne radikal ne de feminist olmayan insanlara da durduk yere feminizm arkasında saklanabilecekleri bir platform yaratıldı. TERF dediğimiz zaman insanların aklına trans düşmanlığı değil, sanki makul ve geçerli bir feministmiş gibi bir algı oluşturmakta, feminizm genelinde olmayan, trans düşmanlığı bir cephe gibi göstermektedir.

Andrea Dworkin’in “politik lezbiyenlik” savunup erkekle en ufak cinsel ilişkinin ataerkiye fayda sağladığını söylediği, Carol J. Adams’ın et endüstrisi gibi kadın bedenin de etsel bir ürün olarak sunulduğunu yazdığı “Etin Cinsel Politikası” gibi radikal feminizm metinlerinden sonra, milyoner bir erkeğin çıkıp “cis kadın vajinası gerçek et gibi leziz, trans kadınların yapay” diye söylemlerde bulunmasını alkışlayacak bir radikal feminizm olamaz.? Hem cinsel hem de et sömürü olarak kadın bedenini bir oyun alanı gören güç ve etki sahibi erkeklerin yalnızca transfobik olduğundan dolayı yüceltilmesi, radikal bir feminizm duruşu asla olamaz.

Pembe otobüsçülük gibi, ataerkiyi,  erk şiddetini, eril tahakkümü ve erkekliğin baskısını “öz”, “değişmez bir gerçek” ve asla “değişmeyecek, daim olacak bir olgu” olarak görüp erkek ve kadının asla eşit şartlarda, güven ve huzur içerisinde bir arada bulunamayacağını düşünen herhangi bir bakış açısı, cinsiyet eşitliği isteyen bir feminizm olamaz. Bu düşünceye sahip transfobikler, büyük bir yanılgı ve çelişki içerisindedir: 

Eğer tüm erkekler özleri gereği baskıcı, eril ve “fiziksel olarak güçlüyse” (ki bu gücün tanımına döneceğiz), bu noktada kadınların özü nedir? Eğer kadının özü itaatkar, hor görülmeye hazır ve zayıfsa, o zaman hem trans kadınlar hem de tüm feministler cinsiyet eşitliği isteyerek bu özü reddediyorlar.

Eğer bunlar biyolojik özelliklerse, hem trans kadınlar hem de tüm feministler cinsiyet eşitliği isteyerek bu biyolojik “gerçeğe” karşı çıkmaktadır.

Eğer biyoloji, erkeğin güçlü, baskın, ezici olduğunu söylüyorsa o zaman bu biyolojiye karşı çıkmak da en geçerli ve onurlu feminist duruştur.

Simone de Beauvoir’ın toplumsal cinsiyet çalışmalarında etkisi olacak kitabı İkinci Cinsiyet, biyolojik olarak belirlenen gücün nasıl ataerki ve erkeklik tarafından tanımlandığını anlatır: güç, sahip olma ve hükmetmeye yarıyorsa güçtür, erkeklerin tanımladıkları “zayıflıklar” kendi amaç ve yasalarına göre şekillenir. (Beauvoir, the Second Sex pg 68-69, Vintage Books) Biyolojik olarak bir insanın daha hızlı koşması, yalnızca daha hızlı koşmaktır. Toplumsal yani kültürel bir anlamı yoktur. Ona “güç” atfeden, erkekliği biyolojik olarak yücelten ataerk idir. Toplumun “güç” tanımını sorgulamak, yorumlamak ve dönüştürmek ise feminist bir pratiktir.

Velakin, cis-heteronormatif ataerki, gücünü biyolojiden değil, biyolojiyi bahane ederek kurduğu toplumsal düzenden alır.adın+ özneler biyolojileri bahane gösterilerek toplumsal alanlardan dışlanmakta, haremlik-selamlık, pembe otobüsçülük, kadın üniversiteleri gibi ayrımcı fikirlerde daima “öz” olarak kadının ayrı tutulması gerektiği bahane edilerek ayrıştırılmak istediği aşikardır. Biyoloji daima iktidar isteyen grupların sığındığı ilk baskı araçlarından birisi olmuştur. Günümüzde öjenik (eugenics) çalışmaların ve politikaları daha yeni yeni sökülmektedir.

Peki, transfobik çevrelerce güdülen korku politikalarında nasıl söylemler görmekteyiz? Yani TERF olduğu söylenen yani daha doğrusu feminist olduğu iddia edilen insanlar hangi argümanları üretmektedir?

Örneğin trans kadınların, erkek bedenli olup erkek gücüne sahip olduğu argümanı... . “Erkek gücü” tanımının bile ne kadar problemli olduğundan yukarıda bahsettik. Bir kimsenin fiziksel olarak sahip olduğu özellikleri, “öz bir güç” olarak görmek, bu gücün o kişide her koşul ve şartta , her daim olacağını söylemektedir. Fakat, bu bırakın her trans birey için, hiç bir insan için geçerli değildir. Erkeklerin her daim kadınlardan güçlü olacağı fikri, ataerkinin empoze etmiş olduğu bir erk iktidar boyunduruğudur. Erkeklerin “biyolojik gerçek” olarak kadınlardan güçlü olduğunun iddiası, hem ataerkinin yaptığı güç tanımını kabul eder hem de kadınların asla bu güce erişemeyeceği fikrini beyan eder.

Bir başka insanın beden mahremiyetinin inkarı ve cis-normatif makul bedenler dışında olan vücutların haklarına karışmak, özellikle de devlet tarafından aynı baskıya uğrayan kadınlarca nasıl da normal kabul edilmektedir? Bu duruş bir başka çelişki yaratmıştır. Bir insanın gireceği tuvalette, onu tacizci ve tecavüzcü diye resmetmek, herhangi bir suçu olmayan masum insanları dışlamak, hepsini aynı kefeye koymak ayrımcılığın en isabetli örneklerinden birisidir. Amaç, güvenlik sağlamak ise, neden transların güvenliği umursanmıyor? Transların huzurlu ve de tacizden uzak olan alanlarda bulunmaya neden hakkı yoktur ve Özellikle erkek olmayan transların beden mahremiyeti, bütünlüğü, haysiyeti ve akıl sağlığı neden önemli değildir?

Bir başka fikir ise,  trans kadınların hayatlarının bir kısmında erkek olarak yaşamasından kaynaklı, erkekliğin baki kalacağının iddiasıdır. Bu da temelinde yanlış bir argümandır, erkek gözüyle büyütülmüş çoğu kadının yaşadığı bir tecrübedir. Ataerkinin kalıplarının baskı yoluyla öğretilmesi ve kalıplara sığma zorunluluğudur. Cis kadınlar için nasıl belli başlı ataerkil kalıplara ve kurallara uymamak bir tehlikeyse, aynısı birebir trans kadınlar için de geçerlidir. Trans kadınlara, hangi yaşta kendilerini fark ederlerse etsinler, toplum tarafından “erkeklik” dışında bir hayat sunulmaz ve buna uymaları beklenir. Bu bir hayatta kalma mekanizmasıdır. Bazıları asla kimliğini açık yaşayamaz, asla özgürleşemez. Translık tecrübesi olduğu için evsiz, işsiz, okuyamayan sayısız kadın, erkek ve na-ikili vardır. Translık tecrübesi üzerine erkek şiddetiyle ölen, öldürülen birçok trans vardır. Nefret suçu mağduru transların varlığını inkar edemez, trans kadınların uğradığı kadın düşmanlığını görmezden gelemezsiniz.

Transların ve özellikle trans kadınların, erkek ve erk şiddetinden ne çektiği aşikardır. Türkiye’de 1980’lerde darbeden sonra işkence ve sürgün yaşayan trans kadınlar ve travestiler hala aramızdadır, barındırılmayan ve istihdam hakkı verilmeyen transların yaşadıkları bilinmektedir. 90’larda Ülker sokak, 2006’da  Eryaman-Esat’da çetelerce saldırıya uğramış ve nefret suçlarına maruz kalmış özneler hala bizimledir.  Son yıllarda da Bayram sokakta olanlar haberlere daha yeni taşınmıştır, transların adalet arayışı sürmektedir. 

Transfobinin, feminist bir temeli yoktur. Transfobi bir feminist politika olamaz. Transfobi ve kadın düşmanlığı el eledir. Kapsayıcı olmak ve ayrımcı düşüncelerimizin sorumluluğunu almak temel bir feminist pratiktir.  Transfobik düşüncelere sahip feministler vardır. Ayrımcı ve düşmancıl düşüncelerini gözden geçirmeleri, endişelerini saygı,  fobi olmadan paylaşmaları ve feminist mücadelenin gelişerek, güçlenerek devam etmesi noktasında uzlaşmaya davet edilmeleri gerekmektedir. Fakat, nefret ve önyargıyla düşüncelerine devam edeceklerse ve yalnız transfobik olduğu için anti-feminist kişilerle dayanışıp cinsiyet eşitliği ve toplumsal adalet fikirlerinden uzak söylemlerde bulunacaklarsa, kendilerinin de feminist pozisyonlarını bir gözden geçirmesi, bizim de onlara ithafen trans dışlayıcı radikal feminist demeyi bırakmamız gerekiyor. Çünkü toplumsal cinsiyet karşıtı,  homofobik, transfobik, kadın düşmanlarıyla dayanışan bir feminizm, kadın mücadelesine ancak zarar verebilir.

Bu yüzden, transfobiklere, trans düşmanı, ayrımcı, trans-karşıtı gibi tanımlayıcılar kullanmalı ve arkasına saklandıkları feminizm gölgesini ifşa etmeliyiz.


Yazan: arya b. Zencefil

Türkiye’nin ilk trans hakları derneği olan Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği, 30 Haziran 2006 tarihinde Ankara’da kurulmuştur. Dernek adını Alain Berliner’in yönettiği ve erkek bedeninde doğmuş bir kız çocuğun hikayesinin anlatıldığı Pembe Hayat (Ma vie en rose, 1997) adlı filmden almıştır.

BİZE YAZIN

İLETİŞİM BİLGİLERİ

0312 433 85 17

0312 433 85 18

0532 462 17 05

bilgi@pembehayat.org