Yaşantımızın her anında bizlere dayatılan yaptırımlarla karşı karşıyayız. Cinsiyetler, cinsiyetlerin belirlenmesindeki şartlar,  kimi arzulayacağımız, nasıl görünmemiz gerektiği… Her biri belirli bir şekilde kategorilenmiş ve keskin sınırlar içine alınmış. Bu sınırları bir şekilde aşan kişiler yok sayılmış, dışlanmış. Özellikle cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim konusunda daha acımasız davranılmış. 

Cinsel yönelim kişilerin karşı cinse veya hemcinsine veya her ikisine karşı cinsel ya da romantik çekim hissetmeye yönlendiren kalıcı ve kişisel bir niteliktir. Buraya kadar her şey net ve anlaşılır çoğu insan için. Fakat bir trans kadın ya da trans erkek hem cinsine veya her iki cinsiyete de bu çekimi hissettiği an ortalık karışıyor. Bütün devreler yanıyor, akla gelen ilk sorular kişiye yönlendiriliyor haliyle ; ‘’Madem kadın/erkek cinsiyetine geçiş yaptın neden hemcinsinden hoşlanıyorsun, birlikte oluyorsun'’’ 

Eşcinsel ilişki toplumda her  ne kadar hala tabu olsa da, sapkınlık olarak algılansa da bir şekilde akıllarda yeri net olan bir kavram. Fakat eşcinsel iseniz  ‘kadın veya erkek biyolojisinde doğup’ kendi cinsinize çekim hissetmeniz gerektiği düşünülür.  Eğer cinsiyet değiştirme söz konusu ise eşcinsel olmanız cinsiyet değiştirmenizi anlamsızlaştırır toplumda. Heteroseksist algı devreye girer ve erkek/kadın olduysan karşı cinsi arzulamalısın der.

Oysa cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim farklı şeyler. Ben kadın bedeninde doğmuş olup erkek hissedebilirim , bedenimi değiştirebilirim. Bunun benim cinsel yönelimimi zorunlu yönlendirmesi söz konusu olamaz. Kaldı ki erkek olmam için bir penise de ihtiyaç duymadım  veya bunu ’ben  erkeğim’ dememin ön koşulu haline getirmedim. Bunu yapmam büyük çılgınlık olur bence. Zaten doğduğum bedene yüklenen cinsiyeti büsbütün reddedip kendimi tanımlamışsam  bunun bedenle alakası  ‘Dam üstünde saksağan vur beline kazmayı ‘ şeklindedir. Durum bu iken bile cinsel organlara yüklenen anlam ve kategorizasyon oldukça mantıksız gelmiştir bana. ‘’Kadınsan vajinan olmalı, erkeksen penisin olmalı.’’, dur daha bitmedi kadın yada erkek olman gerektiğine karar verildi, bunlardan biri isen şanslı sayılırsın bir nebze, bir sonraki aşama hangi cinsiyeti arzulaman gerektiği ile ilgilidir. Eğer iki cinsiyete de ait değilsen başına nasıl bir dert aldığını fark etmen uzun sürmez. Köşe bucak ötelenmek bir yana ne olduğun konusunda hararetli tartışmalara hazır olmalısın. İllaki bir tanıma, bir kategoriye gireceksin ki öyle anlaşılır ve kabul edilebilir olasın. Peki gerçekten hayatımızda birilerinin ne olacağımızı belirlemesi ve bizim bu duruma  göre zorla şekillenmemiz ne kadar doğru, düşünmek lazım. 

Bazen durup kendi erkekliğimi de sorguladığım zamanlar olmuştur. Erkek reyonlarına uğradığım kadar kadın reyonlarına da uğrarım. Siyah ojeler her zaman favorimdir mesela, rengarenk  küpeler ilgimi çeker, takılar… Öyle aman yumuşak olmayayım, biraz sert durayım falan da demem, yeri gelir paldır küldür de olsa oryantal oynarım. Mutfakta vakit geçirmek kadar deşarj etmez hiçbir şey beni, yeni tarifler öğrenip yapmaya çalışmak, yeni bir gezegeni keşfetmek gibi gelir. Şimdi bunun gibi erkeğe pekte yakıştırılamayan bir çok şey düşünüldüğünde benim erkekliğim hangi nokta da oluyor' Biraz erkek mi oluyorum' Biraz kadın mı' Bütün bu sorgulamalar yıllarca aynı sonuca ulaştı. Özgür’üm yahu ben başka bir şey değil.

Sadece cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim konusunda olsa iyi, hayatımızın her anında nasıl yaşamamız gerektiğini belirleyen, toplumun dayattığı şeyler var. En basitinden bir güzellik edebiyatıdır bitmek bilmez. Ciddi anlamda algı erozyonuna uğramış durumdayız, bu erozyonlardan sadece biri güzellik kalıplarının dayatılması. Topluma dayatılan güzellik göstergesi sayılan zayıflık beklentisi artık hemen herkesi ilgilendiren ciddi bir baskı unsuru. Herkesi tek tipe zorlamak varoluşa da aykırı bir durum aslında. Kozmetik, zayıflama ilaçları, diyetler, güzellik merkezleri, estetik cerrahi bu isteklerin yerine getirilebilmesi için epey gelişti ve ekonomide de iyi pazar oluşturdu. Dayatılan bu algı yüzünden şişmanlık hem kişinin kendisi hem de toplum tarafından bir özür olarak algılanır oldu. Öyle ki şişmanların gördüğü baskı ve haksızlıklardan dolayı ABD’nin Michigan ve San Francisco eyaletlerinde ırk, cinsiyet ve yaşın yanında kilo ayrımcılığına karşı maddeler bile kanunlara eklenmiş.

Toplum, dayatmaları yaparken tez üretip antitezi minimum seviyeye getirerek , alternatiflere karşı çıkıp elindeki düşünce ve uygulamaları olmazsa olmaz şekilde benimsetir. En etkili ve verimli dayatma yöntemi korkutmaktır. Eğer toplumun getirdiği bir takım dayatmaları reddedersen dışlanırsın,ezilirsin. Bütün bu psikolojik korku anında ruhsal ve fiziksel tepkiler kısıtlanır. Mantık süreci de sekteye uğrar. Oysa bütün dayatmalara rağmen sorgulamak ve mantığı tekrar devreye sokmak hepimiz elinde olan bir şey.  Sokrates ‘’Sorgulanmamış bir hayat, yaşanmamış bir hayattır.’’ diyordu. Nefis bir cümle...

İşin özü bir kafes kuş aramaya çıkmış , kafese girmek de girmemek de kendi elinde. 

Özgür 

Türkiye’nin ilk trans hakları derneği olan Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği, 30 Haziran 2006 tarihinde Ankara’da kurulmuştur. Dernek adını Alain Berliner’in yönettiği ve erkek bedeninde doğmuş bir kız çocuğun hikayesinin anlatıldığı Pembe Hayat (Ma vie en rose, 1997) adlı filmden almıştır.

BİZE YAZIN

İLETİŞİM BİLGİLERİ

0312 433 85 17

0312 433 85 18

0532 462 17 05

bilgi@pembehayat.org