Başka bir yazımın başlığını çorlayarak başladım şu yazıma. Uzunca bir süredir tek satır bir şey yazmıyor her şeyden ve herkesten bıkmışçasına sosyal medya üzerinden konuşulanları takip ediyorum.

Dönmenin nasıl bir özsavunma biçimi olduğu konusunda yazdığım yazımı yayınlatmamış beklemiştim. İyi ki de beklemişim. Trans Onur Yürüyüşü sırasında yazılmaya başlananlardan sonra “biraz daha bekleyeyim LGBT Onur Yürüyüşünde neler olacak'” dediydim kendi kendime. Malumunuz konumuz özsavunmanın dönme hali.

Ben ilk kamuya açık dönme deneyimimi 17 Mayıs Homofobi ve Transfobi Karşıtı Yürüyüş sırasında yaşadım. Yöresel bir kıyafeti şu kıllı bedenime geçirip çıkıverdim sokağa. “Normal”lerin dünyasına aykırı bir dönme biçimiydi. Dönüp “gerçek bir kadın gibi” olanların aksine ben cinsiyetsizleştim filan. Cinsiyetsiz olmak için illa beden ya da kıyafet bozumuna ihtiyaç yok tabi ki beyan esas. Lâkin benimkisi bir performans eylemiydi. Heteroseksizmin tek tipçi dayatmalarını reddetmenin söylemde değil eylemdeki hali olsun istedim. Bir de kendi içimizdeki Transfobi bir hortlasın da mücadele edelim istedim. Bana nasip olmadı. Arkamdan yapılan kulislerin bir kısmını duymazdan gelirken bir kısmını gerçekten duymadım. Neyse bir iki hafta bekledikten sonra sıra benim katılamadığım Trans Onur Yürüyüşüne geldi.

Tartışmaları hatırlatmama gerek yok. “Bunlar bizi temsil edemez”lerden “ahlâksızlık, namussuzluk”lara kadar onlarca nefret söylemi yağıverdi. Üstüne sosyal medyada destek eylemleri başlarken bir yandan nefret söylemleri devam etti. Ben sadece izledim. Direkt olarak hedef gösterilen sarı külotlu dönme benim bacım olur bu arada. Mücadele etmeyi küçüklüğünden beri iyi bilen birisidir. Ben olsam şöyle altı boş bir nefret söylemi ile asla çatmazdım kendisine.

Bu bir hafta boyunca süren tehditler, nefret söylemleri vesaireler sürüp gitti. Bu arada nefret medyası da boş durmadı. İsmini zikretmek istemediğim ve kendilerine gazete diyen o şeyler hem yazılı basında hem de internet üzerinde “Müslüman mahallesinde salyangoz sattırmayız” kışkırtmalarına başladı. Geçtiğimiz yıl da Ramazan ayına gelen Onur Yürüyüşü’nde hiç bir şey olmazken bu sene ne olduysa devlet de “toplumun hassasiyetleri” için tomasını, gazını, jopunu alıp yerini aldı. Eeee mahalle abileri durur mu hiç, onlar da palaları ve sopaları ile “namuslarını ve ahlâklarını” korumak için ara sokaklardaki yerlerini aldılar. Ben bu yürüyüşe de katılamadım bu arada. Devlet-polis-çete iş birliği ile Onur Yürüyüşünü dağıtmaya çalışan bu faşist güruh cevabını direnişle aldı. Çünkü iktidar onurumuzu hedef alırsa hepimiz korkusuz birer direnişçiye dönüşebiliriz. Geziyi hatırlayıverin. Antep’te, Malatya’da ve başka başka yerlerde eylemliklerle gökkuşağına yönelik saldırı protesto edildi. Üstüne yazılar yazıldı, çizildi. Suç duyuruları ve eylemler ise sürüyor.

“benim kadar dönme, onun kadar çıplak!”

Yazılanların hiç birisini okumadım. Bunların içinde “ama soyunmak” diye başlayanlardan “size ne bedenimizden” diyenlere kadar onlarcası vardır eminim. Bir kısmı LGBT portallarında, bir kısmı sosyal medyada, gazetelerde, dergilerde olmaya devam edecek bir süre daha. Şimdi gelelim biz özsavunmaya. Şu eylem biçimlerinin hepsi aslında birer özsavunma. Çıplak bedenini polisin jopuna ve toplumun ahlâkına karşı kullanan insanlar da onuruna sahip çıktı, toplum ahlâkına uygun giyinip “edebi” ile yürüyüşe katılanlar da. Üzerine çok şey söylenen bu durumların hiç birisi yapılan saldırıyı meşru kılmaz. Gökkuşağı bayrağının etrafında herkes vardı. Çıplak ya da giyinik farketmeden bu topraklardaki bütün inan(may)ış biçimleri, etnik ve siyasi kimlikler herkes oradaydı. Kendi renkleri, sloganları ve eylem biçimleri ile tektipçiliğe, heteroseksizme, eril tahakküme ve faşizme karşı birlikteydiler. Sonra n’olduysa bir anda yürüyüşteki çıplak görüntüler herkesi rahatsız etmeye başladı. Trans Onur Yürüyüşü sonrası gerçekleşen nefret saldırısı bugün hâlâ devam ediyor. Biz “bedenime dokunma” derken sadece “ahlâklı” translar için demedik. Bu biline. Benim kimseyi temsil etmeye hakkım da yok. İnandığım dünya için kendi içimden geldiği gibi eylemlikler geliştirip bunları gerçekleştirebilirim. Gezi’de Erdoğan’ın “benim türbanlı bacım, camide içki” gibi söylemlerle o “hassasiyeti olan” çeteleri kışkırtıp sokağa çağırması gibi bugün bu eylemlerdeki insanların kılık ve kıyafetleri hakkında “iyi niyetli” de olsa ürettiğiniz her söylemin denk düştüğü yer faşizmin tam yanı oluyor. “Devrimci ahlâk” ile uğraştığımız yetmiyormuş gibi şimdi bir de LGBT toplumunun ahlâkı mı çıkacak ortaya' “Ahlâk ne, ayol'” diye 13 senedir sokağa çıkıyoruz. Şimdi ne oldu' Hadi devlet zaten hep aynı dili ve yöntemi kullanır. Kürtler de, Aleviler de, işçiler de, kadınlar da her defasında bu dilden nasibini alır. Bu topraklarda kim onuru ve emeği için direnirse devletin yöntemi bu dili kullanmaktır. Yıllardır çıplak insanlar bu yürüyüşlerde yerlerini alıyor. Geçen yıl da Ramazan’dı. Şu eylem biçimlerinin aynısı geçtiğimiz yıllarda da oldu. Üstelik şu nefret furyasını ilk başlatan isimler de bu eylemlerde yerlerini alıyorlardı. Biyolojik beden hiyerarşisinden “normal” olmaya kadar her türlü söylemin kullanıldığı şu “ahlâklı” toplumun bir yanında yer almak adına nedir bu yaranma çabası' Bu söylemi üretenler de benim kadar dönme, onun kadar çıplak! Değilse bile yarın olacak çünkü biyolojik bedenler sizin para ile yaptırdığınız vajinalarınızı ve penislerinizi kesip elinize vermek isteyecek. Çünkü ahlâklı toplum o erkek erkeğe, kadın kadına yaşadığınız masum aşklarınızı ve “normal” ilişkilerinizi ortadan kaldırmak isteyecek. Neyin aymazlığını yaşıyorsunuz, anlamıyorum! Bizler ise dönerek özgürleşeceğiz, söyleyeceklerimizi soyunarak ifade etmeye devam edeceğiz. “Ahlâk” ve “normal” canımızı almaya devam ederken iktidara karşı her beden bozumu, her soyunma hali, her öpüşme ve her sevişme silahımız olarak kalacak!

Ozan Uğur

Türkiye’nin ilk trans hakları derneği olan Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği, 30 Haziran 2006 tarihinde Ankara’da kurulmuştur. Dernek adını Alain Berliner’in yönettiği ve erkek bedeninde doğmuş bir kız çocuğun hikayesinin anlatıldığı Pembe Hayat (Ma vie en rose, 1997) adlı filmden almıştır.

BİZE YAZIN

İLETİŞİM BİLGİLERİ

0312 433 85 17

0312 433 85 18

0532 462 17 05

bilgi@pembehayat.org