Öte yandan yaşadığım hiçbir cinsiyete tam olarak dahil olamadım. Ne kadınlara, ne translara ne de erkeklere… Trajiktir, hatta burası beni çok acıtır ki, kadınlık alanında da kusurlu sayılan bir bedenle mücadele ettim. Yetmiyormuş gibi translık mücadelesini de kusurlu sayılan bir bedenle yaptım. Çok yorulmuştum. (Çok) utandırdığım erkekliğime asla geri dönemezdim. Çünkü bu coğrafyada bir mücadele alanı tanımıştım kendime, kadınlık mücadelesi. Erkekliğim geri dönülemez hale gelmişti. “Pembe Hayat” sayesinde gittiğim bir Avrupa yolculuğunda cinsiyetlerin özgürl(üklerini)eştiğini düşün(dürtül)düğüm Amsterdam’da ne göreyim' Kadınlığı ortadan kaldırmış bir ülke gördüm. Kadınlıktan arınmış bölgeler… Hatta bunu belgeleyen haritaları bile vardı.

 

Benim Avrupa’ya göre tüm “kültürsüzlüğüm” ve “acizliğim”le bile görebildiğim Ortadoğu’daki mücadelenin başka bir mücadele oluşuydu. Burada LGBT feminizmle, feminizm de LGBT’yle var olabiliyor. Birbirini tamamlayan öğeler olarak düşündüğüm bu silsilenin, orada tamamen ayrıştığını, gey hükümdarlığını gördüm. Gariptir ki, haritada kadın yoktu. E bazı yerlerine kadın serpiştirilmiş ama onlar da “kadın” değiller.

 

Bunu ben söylemiyorum, kendileri kadınlığı kabul etmiyorlar. Kendilerine genderqueer diyorlar. Belki de kadınlık hallerini özgürleştirmiş genderqueerlik mümkün. Genderqueerliğin Anadolu’daki sahipleri çok küçük beyaz bir kitle olabilir ama sanırım ulaşılması çok güç. Bir de kadınlığından tamamen vazgeçmiş trans erkekler var. Evet, haksız da değiller. Kadın olarak kalmak, kadın olarak yaşamak zor bir mücadele. Erkeklik bu durumda abartılırken bir de kadın transların durumuna bakın.

 

Amsterdam’ın en bakımlı trans kadın ünvanını alan tek transı ben oldum. Çok havalı bir durummuş. Hepsinin sakalı vardı. Ama benim yoktu ve kaşlarım kadın dizaynına göre alınmıştı. O zaman estetikli kızların bana yaptıkları havayı anlayabildim. Böylelikle kaşımın iki üç kılını ve sakalımı aldırmakla Amsterdam’ın en bakımlı “kadına benzeyen” trans kadın ünvanını almıştım. Bu görev bana aitti. Aramızda kalsın, trans kadın güzellik yarışması yapılabilseydi Amsterdam’da, o kadar gelişmiş olabilseydiler, dünyanın en güzel trans kadını ben olacaktım. Oley!

 

Biz kadınlığa acı çekmeden dönüşemiyoruz, maalesef. Hiçbir acı çekmemişler. Bırakın oralarını buralarını kestirmeyi, kaşlarını ve sakallarını bile aldırmamışlar. Ha ha ha! Ki biz kadın olmak için acılar çekmek zorundayız. Tek tek kıllarımızın köklerini kurutarak, ki Ortadoğu’nun kıl sorunu kıl bir durumdur, bir servet harcarız. Burunlarımız kadın bedenine yakıştırılamaz, burunlarımız törpülenir küçültülür. Burnumuz küçültülünce dudaklarımız jilet gibi kalır, onlar doldurulur. Dudaklar dolunca yanağın da dolması gereklidir. Yanak dudak dolunca kaşlar geriye çektirilir. Kaşlar geriye atılınca alın daraltılmak zorunda kalınır. Neyse uzatılabilir… Çene kemikleri de inceltilip kırılır, kulaklar geriye yatırılır. Muntazam bir kadın yüzünden mükemmel bir yüz çıkartılır. Bu acılar sadece yüz için çekilen acılardır. Bu benzeme hali için anlattığım ve bedeni parçalatan sistemin zorladığı bir durumdur. Bu kadar acı da çekmeden kadın olunamaz. Çünkü bu coğrafyada kadınlar da belki bedenleri üzerinde bu acıyı yaşamasalar da başka başka acılar yaşarlar. Kadınlık acılarla oluşan bir durumdur. Biyolojik kadınınki de inanın bizimkinden hiç farklı değil. Bu gerçekliği ben biliyorum. En beyazının, en eğitimlisinin, sınıfının en üstünün bile erkek tacizine, tecavüzüne ve tahakkümüne uğradığını ben bilirim. Bütün kirliliği bugüne kadar yuttum içimde, şimdi kusuyorum üstünüze. Aman neyse işte…

 

Dünyanın eşcinsel turizmini ellerinde tutan Amsterdamlılar bir trans kadın veya erkek güzellik yarışmasını bulamamışlar. Bu da bana trajik gelir. Bizden öğrenecekleri çok şey var! Hollanda’daki kadın trans olma hali bence vahim. Kimse yüzüme bakmadı ayol. Bittiğimi hissettim. Ki ben götü sayesinde ayakta kalan bir kişiyim. Bırakın götümü parayla sikmeyi, parasız bile yüzüme bakmadılar. Evet böylelikle taciz de edilmedim, tecavüz de. Bir haftalık Amsterdam gezi seyrinde bütün Hollanda’nın antropolojik cinsellik haritasını çıkarttım. E gün görmüş kadın olmak zor. Ay canım ülkeme geldim de, iki günde ülkem için kaç lira para cezası yediğime inanamazsınız. Yarrağa da şiddete de kısa bir sürede alıştım. Ay orada kalsam acımdan ölürdüm. Kız anam bacım, trans dediğin biraz orospu olmaz mı' Amsterdam’ım transları sanırım işi gücü olan kadınlar. Valla memur gibi translardı. Hepsi etek ceket giymişlerdi. Bence onlar bir yerlerde memur falandılar. Ne güzel işte, işli güçlü kadınlar. Orada erkeklik ve erkekler çok güçlüydü ama zararsızlardı. Kasları hepsinin üç kaplan gücü gibiydi. Hepsi kapaktan çıkmış çocuklar, maşallah. Sanırım zararları birbirlerine.

 

Erkeklerin hiçbiri hiçbir kadına arıza çıkartmıyordu. Hepsi birbirleriyle o kadar meşguldü ki zavallı götüm bir hafta dinlendi. Bir haftada zor göt görünümüne gelebildi. Ucube bedenime de hiç kimse laf atmadı. Ne taciz yapıldı, ne homofobi ve transfobi. Ama ucubeliğim bu duruma alışkın değildi. Heteroseksüellerin özgürlüklerini alan geyler, geyin tanımından da belli olduğu gibi çok neşeliydiler. Hiçbir sıkıntıları yoktu. Çoğu nikâhlı, tek eşli. Bir kısmı çoluk çocuk sahibi bile olmuşlar. Tıpkı heteroseksüel aileler gibiydiler, mutlu ve neşeli. Kadın sorunları hakkında sanırım hiçbir sorunları yoktu. Haritalarına bile almamışlardı. Kadın olmayınca tabi ki sorun da olmuyordu. Bana göre kadınlık sorunlarını kadınlığı yok ederek ortadan kaldırmışlardı. Benim gördüğüm Amsterdam buydu. Oradaki kız çocukları sanki büyürken hiç bebeklerle oynamamışlardı, hiçbiri gelin olmak istememişti ya da gelin olmak istemediğini anlamamış gibi de değillerdi. Lezbiyenlik falan da yoktu. Lakin bu beni çok korkuttu. Eşcinsel turizmiyle parasını kazanan ülkede, tamam heteroseksüel kadın hallerine tahammülünüzün olmadığını kabul edebilirim. Bu durumu da anlayabilirim belki ama yok anlayamam. Çünkü heteroseksüel normların hepsini tıpkısı gibi oluşturarak kadınlığı dahil etmemenizi anlayamadım.. Ama eşcinsel turizminde bile lezbiyen görünürlüğünün olmamasını hiç anlayamadım. Aslında bildiğim bir şey. Kabul etmek istemedim belki de. Çok daha ileriye giderek Batı feminizmi kadın olmayı bırakmakla çözmüş. Bence asıl sebep buydu. Bu yüzden mücadeleyi bırakmış. Kadın mücadelesini de bırakmıştı. Sanki bir yerlerde özgürlük adına bir şeyler yapılmış da yanlış yapılmış gibiydi. Evet, ben bizdeki Ortadoğu’daki kadınlık hallerini de eleştirenlerdenim. Ama bunun karşılığı erkek olmak ya da erkekliğe dahil olmak olmamalı. Bunun sorunu çözmeyeceğini biliyorum ya da heteroseksüel özgürlüklerini almış homo-erkekliğin gay sorunlarını da çözemeyeceğine de inananlardanım.

 

“Ulan ‘Pembe Hayat’ adına dünyanın cinsiyet ve cinsiyet adına en büyük özgürlüklerin olduğu söylenilen şehrine gittim, yuh be halen eleştiriyorsun Gani” derlerse, ben ne derim korkusu da var. Ama sanırım ben yine diyeceğimi dedim bu esnada. Hepinizi öptüm. Bye!

 

Gani Met

Türkiye’nin ilk trans hakları derneği olan Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği, 30 Haziran 2006 tarihinde Ankara’da kurulmuştur. Dernek adını Alain Berliner’in yönettiği ve erkek bedeninde doğmuş bir kız çocuğun hikayesinin anlatıldığı Pembe Hayat (Ma vie en rose, 1997) adlı filmden almıştır.

BİZE YAZIN

İLETİŞİM BİLGİLERİ

0312 433 85 17

0312 433 85 18

0532 462 17 05

bilgi@pembehayat.org