Bihter, Ankara’da oturan bir trans kadın. 7 Nisan gecesi uğradığı saldırının ardından sol elini kaybetme tehlikesi yaşadı. İki hafta boyunca hastanede yatan ve şu an elinde 172 dikiş bulunan Bihter’in hak arayışına karakol kayıtsız kalınca, Bihter’e Ankara Barosu’nun Gelincik Projesi hukukî destek sundu. Uğradığı gasp sonucunda 230 lirasıyla birlikte alyansını ve tek taş yüzüğünü kaybeden Bihter, yaşadıklarını kaosGL.org’a anlattı:

“20 lira benzin parası ver!”

Normalde seks işçiliği yapıyorum ama o gün seks işçiliği yapmıyordum. Eğlendik, ondan sonra arkadaşım vardı –Eda– kız, dedi, moralim çok bozuk, hemen buluşalım. Gece saat 2 falan. Tamam, dedim, bana gelirsin. Evimi bilmediği için seni yoldan alayım, dedi, çık sokağa. Bağlar Caddesi üzerinde. Çıktım yola ama yolda da beklemiyorum, Kuzey Market’in önünde bekliyorum. Kaldırımda bile değilim.

Tam saat 02:27’de siyah bir araç geldi. Ford cinsi. Focus ya da Mondeo, ikisinden biri. Hızlı bir şekilde geldiler. Arkadan, 1.65-1.70 boylarında etine dolgun, kirli sakallı, esmer bir adam indi ve geldi hemen yanıma, direkt. Elini montumun cebine atarak “20 lira benzin parası ver!” dedi. Ben de “sen ne yapıyorsun, ne saçmalıyorsun'” dedim, ittim onu. Döndüm ve arkadaşına dedim ki “arkadaşınızın kafası mı iyi, alır mısınız şurdan, arkadaşımı bekliyorum, lütfen!”. Sen mi bunu söylersin' Adam tuttu beni, dudaklarıma doğru “sana 20 lira vericem, seni sikicem ve öldürücem” dedi. Yemin ederim.

“Kafayı kolla kızım”

Sonra yeşil çantama asıldı, onu çekmeye çalıştı. Ben de çantamı tutmaya çalışıyorum. Çantamda 230 lira para var ve onu da o gün kardeşime yatıracaktım. O hengâmede diğerleri de indi. Şoför de indi, arkadan iki kişi daha indi, etti dört. Kafama yumruk yemeye başladım. Beni dükkânın yanında kuytu bir köşeye çektiler. Beni oraya çektiler, başladılar vurmaya. Direkt kafama, başka yerime vurmuyorlar. Ben orada elimle kafamı korumaya çalışıyorum, “kafanı koru kızım” diyorum.

Orada çantayı bıraktım belki niyetleri çantaydı diyerekten. Çantayı bırakmama rağmen hâlâ vurmaya devam ettiler ve hiç unutmuyorum bu sahneyi: Kafam eğik bir şekilde sola doğru bakıyorum, uzaktan kalın –böyle kazma sapı gibi– beyzbol sopası zannettim ben, “eyvah Bihter, beyzbol sopası, hemen kafayı kolla kızım” dedim kendi kendime. Şu elimi kafama koymamla –o beyzbol sopası değil tabi, kasap sallamasıymış– kafama darbe almam bir oldu. Üç darbe aldım, en ağırı üçüncü darbe, elimi koparan. O darbeleri aldıktan sonra tabi kan fışkırıyor. O esnada zanlılardan bir tanesi “hadi ben aldım yürü, kaçalım” diyor ve kaçıyorlar. Olayın sıcağı sıcağında ben daha elimin koptuğunun farkında bile değilim.

“Sosyal güvencem olmadığı için ameliyat 12 bin lira tuttu”

Elim yüzde 80 koptu, sadece deri tutuyordu. Kemikler, kaslar hepsi gitti. O yüzden ameliyat 8 saat sürdü. Elimi o halde görünce ben tabi bayıldım. Bağırmama rağmen kimse yardım etmedi arkadaşlarım gelene kadar. Beni hemen Hacettepe Tıp Fakültesi’ne kaldırıyorlar. Skandal orda da bitmiyor, beni bir türlü ameliyata almıyorlar imza atmadan. 12 bin liralık ameliyat masraflarını kabul ediyor musun' 12 bin lira tutacak sosyal güvencen olmadığı için. Sonuçta ölüyorum, tabii ki kabul ediyorum. Bir saat de öyle acilde bekledim.

Tabi ameliyatın hazırlanması, testlerim yapıldı; onlara da hak vermek lazım. Ve ameliyata aldılar beni gece saat 4’te. Sabah işte 10-10 buçuk gibi ameliyatım sonlanıyor. İlk üç gün, dört gün çok kritikti parmaklarım için, tutacak mı tutmayacak mı diye. Tuttu ama yine son iki parmağım kötü, onlar için fizik tedaviye başlayacağım. Tabi bu durum hem psikolojik, hem maddi, hem manevi çok etkiledi beni.

Polis: “Amaaan, ondan bir şey çıkmaz”

Ameliyattan çıktım, çıkar çıkmaz ilk dediğim laf “lütfen polisleri yollayın, ifade vereceğim” oldu. Dediler ki polis yok. Adlî vaka olarak bile girmiyor benim olayım hastanede, düşün. Normalde oraya polis de geldi. Hatta mahallelilerin iddialarına göre ifade vermek istemişler, almamış polisler. Siz karışmayın, biz hallederiz demişler. Gidiyor polisler oradan. Yemin ediyorum üç gün boyunca Esat Karakolu’nu aradım, tam üç gün. Ha geldik, ha geliyoruz. Yarım saat sonra geliyoruz, ertesi gün ordayız, bir türlü gelmek bilmediler ta ki ben onlara “sizi de savcılığa şikâyet edeceğim” diyene kadar.

Üçüncü gün iki tane memur geldi, ifademi aldılar. İfadeyi aldılar almasına ama bir bulgur tanesi kadar ilerleme yok. Hastaneden çıktığım gibi soluğu Esat Karakolu’nda aldım. Baktım olacak gibi değil, direkt savcıya çıktım. Savcı Murat Akkurt’a çıktım. Ben onlara on gün mühlet tanıdım, dedi, bu işler hemen bir anda olmuyor, dedi, sen merak etme, onlar ilgilenmezse ben elimden geleni yapacağım, dedi. Baktım 11 gün oldu, 12 gün oldu, yine çıt yok, gittim karakola. Dediler ki evrağın gelmedi. Tekrar savcılığa çıktım. Bu sefer de savcı bana dedi ki, evrağın bugün gitti. Tam 11 gün sonra evrak karakola gidiyor!

Karakolda “merak etme, biz MOBESE kayıtları için evrak gönderdik, bunlar hemen olmuyor şekerim, bize biraz zaman tanı, keşke plakasını alsaydın” dediler. Ben de dedim ki “koca devlet bir telden cinayetleri çözüyor, istese bunu çözemeyecek'”.

Normal kameraların bir hafta süresi var, MOBESE de bir aylık diye biliyorum. Ben de n’aptım, kamera araştırması yaptım. Ancak şöyle bir sıkıntı var, akşam olduğu için, farlar yandığı için plakayı alamadık. Onun iyice bir zumlanması lazım, belki alınır, bilmiyorum. Polislere gene gittim, şu şu numaralı binada kayıtlar olduğunu söyledim. Biz onları aldık, dediler. Doğru mu, yalan mı bilmiyorum. Sonra arkadaşlarım beni aradı, bir akşam sorun yaşamışlar ve Esat Karakoluna beni sormuşlar. Polisler “amaaan ondan bir şey çıkmaz” demişler. Ben bunu duyunca soluğu Cuma günü Başbakanlık’ta aldım.

Başbakanlık C Kapısı’nda: “Valla transım, billa transım”

Başbakanlık C Kapısı’na gittim şikâyet etmeye. Tek başıma. Rica ettim polislere. Dedim böyle böyle, bana yardımcı olun lütfen, benim illa bağırmam mı gerekiyor' Hayatım trajikomik ya, orada asker kaçağı çıktım. O süreçte Başbakanlık’ta yarım saat kimliğin bana ait olduğunu ispat etmeye çalıştım. Yarım saatimi aldı! Trans olduğuma da inanmıyorlar. Yok işte sen kadınsın, neden erkek kimliğiyle geldin, amacın ne' Valla transım, billa transım! Yok, inandıramadım. Yarım saatimi aldı! Ta ki nüfus kaydına girip işte ana adı, baba adı, kız kardeşinin adı, kaç çocuğu var, sora sora, sora sora bir şekilde inandılar. Ordan çıktıktan sonra tekrar Başbakanlık’a aldılar beni, şikâyetimi aldılar.

Şikâyetim oradan Valiliğe, Adalet Bakanlığı’na, çeşitli kurumlara gönderildi. Sağolsunlar çok yardımcı oldular, Allah var. Ancak şöyle bir sıkıntı var, orda kadına da sordum. Bakın dedim bunlar eğer öyle kâğıtta kalacaksa siz bana açık açık söyleyin, Başbakan’ı takip edeyim, gittiği mitinglerde bağırayım yardım isteyim, dedim. Kadın da dedi ki –bir numara verdi bana– bu numarayı ara, eğer bir hafta içinde bir şey çıkmazsa biz yardımcı olacağız sana. Cumhurbaşkanlığına yazı da gönderdim, ondan da hiçbir haber çıkmadı.

Askeriyede muayene sırası: “Anaaa, bunlar ülkenin utanç tablosu!”

Şimdi askeriyeden geliyorum. Psikiyatri muayenesi olacağım. Skandal! İsyan ettim. Zanlılar hâlâ bulunmadı, deliller bulunmadı. Çantam hâlâ duruyor, el izleri var. Hiçbir şey yapılmadı, olay yeri inceleme bile gelmedi.

Askeriyede doktor muayenesi için beklerken zaten bir yandan elim ağrıyor, bir yandan şu prosedürü bitireyim de gideyim diyorum, çocuğun biri durmadan laf atıyor. “Burda kadınların işi ne, ya bunlar burda n’apıyo, siz burda ne geziyonuz” gibi cümleler, cevap vermedim, cevap vermedim. En son kuyruğu girince anladı herhalde ne olduğumuzu. “Anaaa, bunlar ülkenin utanç tablosu” dedi. Ben de döndüm dedim ki “şişt bana baksana sen, senden daha delikanlıyım ben, biliyor musun' Ama sen benim muhatabım bile olamazsın, canım.” Ondan sonra bu çocuk tekrar geldi, “Allah aşkına sen burda ne geziyorsun'” deyince ben de bağırmaya başladım: “Haddini bileceksin'” Bu nasıl bir yer, burası ciddi bir kurum değil mi, deyince oradan askerler atıldı, bizi savundu. Tamam han’fendi, dedi biri, çocuğu çok kötü azarladılar. Bize sahip çıktılar yani. Hiçbir şekilde bir madilik, dışlanma olmadı. Sevk aldım psikiyatri için. Etimesgut’a gideceğim.

“Hâlâ rüyalarımda beni öldürdüklerini görüyorum”

Bu süreçte erkek arkadaşımın çok desteği oldu, trans arkadaşlarımın desteği oldu ama nereye kadar'

Benim çok ciddi anlamda maddi kaybım var, elim eskisi gibi olmayacak. İş yapamıyorum, yıkanamıyorum, saçlarımı taranamıyorum, yemek yiyemiyorum. Sol elim olmadan kapak bile açamıyorum. Bu durum beni çok etkiliyor ki bu daha Mayıs’ın üçüncü haftasına kadar kalacak. 172 dikiş var elimde. Ölümden döndüm, elim olmasaydı kafama gelecekti. Doktor dedi ki elini koymasaydın kurtulma şansın sıfırdı. Ölmüştün... Hâlâ rüyalarımda beni öldürdüklerini görüyorum.  

(Ömer Akpınar, Kaos GL)

Türkiye’nin ilk trans hakları derneği olan Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği, 30 Haziran 2006 tarihinde Ankara’da kurulmuştur. Dernek adını Alain Berliner’in yönettiği ve erkek bedeninde doğmuş bir kız çocuğun hikayesinin anlatıldığı Pembe Hayat (Ma vie en rose, 1997) adlı filmden almıştır.

BİZE YAZIN

İLETİŞİM BİLGİLERİ

0312 433 85 17

0312 433 85 18

0532 462 17 05

bilgi@pembehayat.org