İkisini de istemiyordum ama madem seçmem zorunluydu bari okul olsundu. Malum seçmeli derslerin bile karneye “seçmeli zorunlu” şeklinde yazıldığı bir coğrafyanın “erkek” çocuğu olarak doğmuştum. Erkeklik de zorunlu bir tercihti. Böyle doğduysan erkek olacaktın. Zaten kim bu lanetli topraklarda, bu kadın cehenneminde kadın olmayı seçerdi ki. İleride anladım bunu. 

Liseye filan gidiyordum. Kadınlarla aram hep iyiydi ama politik bir düşüncenin oluşmasıyla birlikte kadın sorunuyla da karşılaştım. Feministler, sosyalist kadınlar, yurtsever kadınlar filan vardı benim için artık, bir de “erkek kadınlar”... O zaman dedim işte “kim seçer ki kadın olmayı'” bu sırada cinsel kimliğime sahip çıkmayı filan da öğreniyorum tabi. Tam aynı dönemde travestilerle tanıştım, kendi kimliğimi kabul etmeye başladım, seks işçiliği yapan insanlarla karşılaştım. Hep televizyonlarda filan “vahşi, katil, saldırgan yaratıklar” olan bu insanlar kadın olmayı seçmişlerdi. Çok şaşırmıştım gerçekten. Sonra kadınlığın doğuştan gelmediğini fark ettim. Tabi bu sırada politik olarak da kadınlaşıyorum. Ama işte kadın mücadelesine girebilmek adına ya trans bir kadın olacaksın ya da na-trans bir kadın. Ama kadın olmak zorunlu. Erkek siyaset nasıl kendi kurallarını ve kırmızı çizgilerini çizmişse kadın hareketi de kendi içinde hiyerarşi oluşturmuş meğerse. Bunu da zamanla fark ettim. 

İlk başta göremediğim na-trans bir kadın olmanın üstünlüğünü trans kadın arkadaşların kadın mücadelesine girme hikayelerini dinledikçe gördüm. Mesela ilk başta kadın olarak bakılmamış sonra Amargi’de bir “erkek” olan Aligül Arıkan kendi cinsiyet kimliğinin farkına varınca mücadele etmiş, Ankara Kadın Platformu’nun eylemlerinde eşcinsel, biseksüel ve trans kadınlar seslerini duyurmak için çok çabalamış, daha neler neler... 

Bugün hâla çözülmüş sorunlar değil ama kadın mücadelesi içerisinde yeni mevziler açılmış durumda. 

Neyse mesele benim kadın mücadelesine girişim aslında. Benimkisi zorunlu bir giriş oldu diyelim (neyimiz zorunlu değil ki!). Önce  işçi sınıfı hareketinde bir öğrenci olarak başladım, sonra kimliğime sahip çıkmayı öğrendim sonra da başka kimlik kavgalarına sahip çıkmam gerektiğini yani ezilenlerin yoldaş olması gerektiğini öğrendim. Ama benim öğrendiğimle gerçekte olan arasında fark vardı. Aleviler Kürtlere sahip çıkmayabiliyordu mesela ya da kendi ötekisini yaratıyordu. Mesela bir öğretmen fabrika işçisini aşağılıyordu ya da “LGBT meselesi de bir kenarda kalsın Kürdistan’da insanlar öldürülüyor” diyenler filan oldukça boldu. Sonra tıpkı benim gibi aslında mücadelede yavaş yavaş öğrenmeye başladık LGBT’lerin meselesi işçi sınıfından uzak bir yerde değildi ya da kadınların hak ve eşitlik mücadeleleri seks işçilerinin “patronsuz, pezevenksiz bir dünya” talebinin ötesinde ya da berisinde değildi. 

Eskiler bilmez, biz gençler Gezi’de direnirken bir ağacın kesilmesinin ve mezbahaların varlığının aslında sosyalistlerin de sorunu olduğunu öğrendik. Nereden mi' Birbirimizden, çatışarak ve öpüşerek hayatta kalmaya çabaladığımız o günlerden öğrendik. 

İşte ben de böyle bir karmaşa içinde attım kendimi kadınların arasına. Sosyalist kadınlarla tartışırken feministlere karşı olan ön yargılarımı(zı) fark ettim. Sonra feministlerle tanıştım, arkasından bir de sosyalist feministlerle tanıştım ki böylece mücadeleye ben de girdim. Önce biraz zor oldu tabi ki. Mesela sakallarınız var ve siz bir kadının yaşadığı o tehlikeyi yaşamıyorsunuz sokakta. “erkek” göründüğünüzden namus kavramı ayaklarınıza dolanmıyor. Ama eşcinsel olduğunuz için hareketin bir yerinde olabilirsiniz. Belki kendinizi kadın olarak tanımlarsınız ama nereye kadar' Mesela Kürt göçmen işçilerin yaşadığı bir mahallede kadın toplantısı var ve o kadın komisyonunda olan yoldaşlarınız sizi de divanda görmek istiyor. Başta kestiremiyorsunuz ama sonra bir soru geliyor “o erkeğin ne işi var'” Radikal feminist bir çıkış değil bu. Belki de çocukları gerillada olan bir anne soruyor bu soruyu. Nasıl cevap verilecek peki' Soru bana da yöneltilmemişti ki cevaplıyayım. Yanımdaki kadın arkadaşa sormuşlardı. Ne de olsa kadın toplantısı, haliyle muhatabı kadın olmuştu o ananın. Neyse ağzımızın yettiğince ortak bir cevap vermeye çalıştık ona. Daha sonraki toplantıda benim komisyona önerim üzerine mahalleden gelen kadın arkadaşlarla bir gün düzenledik. Böyle kısırlı mısırlı mis gibi bir gündü. Mutfaklarımızı terk etmeden bir şey yapamayacağımızı söyleyenlere inat “kısır da yaparız devrim de” diyorduk. (bu slogan daha sonra ZeugMadi LGBT örgütünün bir sloganı olan “kısır da yaparım devrim de velev ki ibneyim kime ne!”ye evrildi) 

Ben bu arada kadın olmuştum artık. Sakallarım vardı ama kadındım. Politik olarak kendimi orada tutuyordum. Bu süreçte “vajinasız, memesiz ve hatta sakallı kadınlar vardır” sloganını sahiplenip anlamaya çalışıyordum. Ama o yaptığımız gün etkinliğinde yoldaşlarım kadın çalışmaları konuşurken ben ise çay servis edip bulaşık yıkıyordum. (Nedenini belirtmeme gerek yok herhalde.) Aslında yoldaşlarım dememişti yap diye ama ben otomatik olarak mekandaki tek “erkek” olunca mutfağa yönelmiştim. Orada “kadın” olmadığımı fark ettim işte. 

Neyse sonra yılmak yok mücadeleye devam edelim dedim ki Antep’ten ayrılınca kadın komisyonu ile bütün bağlantım da koptu. Aynı dönemde hayatımda yeni bir gökkuşağı açıyordu. Bütün maviler ve pembeler kırıldı döküldü gökkuşağında yerini aldı ve ben cinsiyetsiz bir ruha dönüştüm. 

Evet, artık cinsiyetsizim. Ama çilem bitti mi' Tabi ki hayır. 

Ankara Kadın Platformu’nun yaptığı 25 Kasım yürüyüşünde korteje alınmadım. Neden çünkü yeteri kadar “kadın” değildim. Artık kendimi “kadın” olarak da tanımlamıyordum. Yürüyüşe ise sadece kadınlar katılabilecekti. Neyse o Ankara ayazında kıyıdan köşeden yürüyüşün fotoğraflarını çekmekle yetinerek yürüyüşe katıldım. Can yoldaşım, Demhat’ım da yanımda. Kendimizi yırta yırta sloganlara eşlik ettik. O çekmiş topukluları kadın olmuş ben ise postalla yürüyorum. Öyle kadın mı olunur! Neyse polise filan sataştık “tomalara göğüs geren işte benim Zeki Müren” diye çığrına çığrına miting alanına geldik. Arama noktasında kadın polisler tutturdu erkek girişi diğer tarafta diye. Orada kadın polislerle kavga ederken beni korteje almayan yoldaşlarım koşup geldi “erkek senin babandır” çığlıklarıma eşlik etti ben aranmadan kadın arama noktasından geçtim. Biraz önce benim erkek olduğum için korteje girmeme izin vermeyen yoldaşlarım “erkek değilim” diye polise sataşınca yanıma geldiler. Al sana çelişki. 

Toplum tarafından trans bir kadın olarak algılanmama sebep olan eşcinsel hak mücadelem kadın hakları aktivistleri tarafından da (kendimi tanımlamıyor olmamdan ötürü olsa gerek) eşcinsel bir erkek olarak yaftalanmama neden oluyor. Oysa ben eşit ve özgür bir dünyanın ancak bütün rol modelleri yıkarak ve reddederek olacağına inanıyorum. Nasıl etnik bir kimliğim veya dinim yok ise aynı şekilde cinsiyetim ve cinsel yönelimim de yok. Çünkü cinsiyet devrimi bunu gerektirir. 

Varolan toplumsal rolleri eşitleyerek ancak bir cinsel reformun önünü açmış oluruz. Ma anacım benim derdim patronsuz, pezevenksiz, sınıfsız, sömürüsüz en çok da cinsiyetsiz bir dünya. Aşkın cinsiyeti yoktur diyerek kendimizi yırtıyoruz ama kılığın kıyafetin ve sakalların da cinsiyeti yoktur diyemiyor muyuz'

Ozan Uğur

(Not: Bu yazı ilk olarak Yeni Demokrat Kadın’da yayınlanmıştır.)

Türkiye’nin ilk trans hakları derneği olan Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği, 30 Haziran 2006 tarihinde Ankara’da kurulmuştur. Dernek adını Alain Berliner’in yönettiği ve erkek bedeninde doğmuş bir kız çocuğun hikayesinin anlatıldığı Pembe Hayat (Ma vie en rose, 1997) adlı filmden almıştır.

BİZE YAZIN

İLETİŞİM BİLGİLERİ

0312 433 85 17

0312 433 85 18

0532 462 17 05

bilgi@pembehayat.org