Her birimiz  geldiği geleneklerin  satır arasına sıkıştırdığı, bir kaç cümlelik, sınıfsal temelli kadın mücadelesi  ve "sosyalizm  sihirli değneği" her şeyi çözer anlayışının bir arada mücadele etme reflekslerimizi  nasıl zayıflattığını  ve kadın dayanışmasından yoksun bıraktığını görmek zorundayız. Kadın mücadelesinin  her alanda, genel toplumsal mücadelenin  de önünü açacağını tespitimizle "eylediğimiz" alanlarda ciddi farkındalıklar  yarattığımızı (bu reflekslerimizi giderek kaybettiğimizi  de görerek) hepimiz gördük ve güç aldık. 

Devletten sermayeden ve erkekten bağımsız, irade olmanın  bütün  zorluklarına  rağmen patikalar  açtık. Kimlik mücadelesi  tarihinin en az 5 bin yıllık bir tarih olduğu tespitiyle çok uzun soluklu bir arınma süreci ve mücadelesiyle karşı karşıya kalacağımızı biliyorduk.  Yüklenen "toplumsal cinsiyet" rollerimizden kopmak  ve yeni kurduğumuz politik dilimize uygun özgürleşmek  için güçlü bir iradeye ve bağımsız istihdama ihtiyacımız vardı.  "Ulusal sınıfsal cinsel sömürüye son" başlığından yola çıkarsak bile nerelerde dağıldığımızı anlamaya yeterli gibi... 

Şöyle ki; 

Kürt Özgürlük Hareketi’nin en iradi dinamiği tartışmasız Kürt kadınlarıdır. Ulusal özgürlük mücadelelerinde "cins olarak ezilmişliğinin politikasını Türkiye’deki kadın mücadelesinden ve Kürt özgürlük önderliğinden güç alarak bu alana dair ciddi bir irade ortaya koydu. İrade oldukları dönemi tarihlersek eğer 1995 -2005. O dönemdeki kazanımların  sonucudur ki "kadının beyanı esastır", "fermuar sistemi", "cinsiyet eşitlikçi politika" gibi önemli mevziler  güncelliğini  koruyor.

Keza bir başka dinamik olan Arap Alevi kadınlar (özellikle güney bölgesinde) "Arap kimliği ile buluşma" mücadelesinde kadın kimliği meselesini irdelemeye ve bu alanda irade olma sürecine girmişti. Tarihe not düşülecek eylemlere de ciddi katkısı oldu. 2000’li yıllarda Kürt kadınlarının "erkeksiz"  yürüme kararı almaları Güneydeki kadınlara cesaret vermişti. Arap kadınları, mitinge, Hatay ve Mersin’den de katıldı. Adana’da ilk kez 8 Mart’ta alanlara sadece kadınlarla çıkmıştık.

Türkiye’de, bu eylem, belki de ilk kez yapılıyordu. Adana ve Antakya’da Amargi Kadın Akademisi’nin olması, bölge açısından baktığımızda, kadın olmaktan kaynaklı sorun yaşayan bütün kadınlara politika yapabilecek hassasiyette ve titizlikte olmasının katkıları büyüktü. Tam da dinamik olan Kürt kadınları ile buluşmuşken, Arap kadınları irade olmaya başlamışken, ezilmişliğimize dair bunca mektup ve kumaşı biriktirmişken ne oldu bize'

Feminist mücadeleyi  henüz kendimize tam anlatmamışken  ve ayrım noktalarını mücadelenin içindeki kadınlar bilmiyorken  on parçaya bölündük. "Bölünmüşlüğümüzde" ideolojik ayrım tahlilleri yaptık. Oysa kadınlar olarak henüz "cinsiyet" politikası yapmaya başlamıştık. Özgürlük arayışlarımızda henüz bedenimizi tanımaya başlamıştık, LGBT hareketini duyduğumuzda "acaba ben neyim" sorularını henüz sormaya başlamıştık. Neden Kürt kadını, Arap kadını, Ermeni kadını ve LGBTİ’ler ayrı örgütlenmeli meselesini konuşamamıştık bile... Tıpkı klasik sol örgütler gibi Sosyalizm sihirli değneğine benzedik! 

Birbirimize farklılıklarımızı anlatamadık. Çabuk yenildik. Çabuk vazgeçtik.

Evet, kadınlar 30 yıldır kadın mücadelesi veriyordu bu ülkede en görünür haliyle. Kolay da değildi. Fakat, örgütlenme ve irade olma meselesinde aynı yerde değildik. Sonradan fark ettik, sonradan anladık, sonradan arınmak için elimizi uzattık birbirimize. Sonuçta kazanımları şu oldu: ulusal sınıfsal mücadele "örgüt şeflerinin" kararlarıyla tamam. Cinsel kimliğimizle kalakaldık…

Oysa sistemin ayrımcı, cinsiyetçi politikaları her gün kadınları yok sayıyor; kazandığımız bütün mevzilere topyekun saldırıyordu.  En çok da "namus" kavramıyla, toplumda "ahlakçılık" indirgemesiyle, "korunası mahluklar " durumuna getiriliyorduk. Bütün bu kuşatılmışlığa karşın, ayrılıklarımıza rağmen tutunamadık. Bu Kürt kadın dedik, öbürü Arap, diğeri LGBTİ, bir diğeri Kemalist, Müslüman vs... Oysa hepimiz aynı iktidarın cenderesinde presleniyorduk nerde durduğumuza bakmaksızın. Patriyarkaya karşı isen ve dik duruyorsan kadın olarak, sistem tam da buradan vuruyordu bizi.

Sorunumuz şu ki her halleşelim, birbirimize doğru yürüyelim dediğimizde, yine yola çıktığımız ilk güne döndük. Yani birbirine yakın düşenler ve ayrışanlar! Her ayrışmamız biraz daha uzaklaşmamızdı kendimize ve cevap bekleyen sorularımıza.

Şimdiki durduğumuz noktadan bakalım geriye, çokça mevzi kaybettiğimizi görürüz.

Dayanışmadan uzak, birbirini rakip gören, şekilci, kendi bedenlerimizle alay eden, saçıyla  kılıyla uğraşan, dekoltesinde ahlakçı kesilen, giyimlerimizde etnik ve politik  kaygılar güden bir hal almamış mıyız' Abartıyor muyuz' "Kadının beyanı esastır" dedik; en çok bu ilkeyi biz çiğnedik. Neden'  Kadınlar da bu esası çok "kullanır" oldu. Diyelim ki tam da böyle oldu; sorgulanması gereken ilke mi, kadının bu noktaya getirilmesi mi' 

Kadının yaşadığı her şiddette neredeyse deliller, kamera, ses cihazı filan olmalıydı. Çünkü "erkek" yapmadım dediğinde mesele düğümleniyordu.  Erkek aklı iyi örgütlüyordu kendini; "inkar" tam da devlet aklıyla örtüşüyor, işin içinde para ve geleceğe dönük kişisel yatırım varsa yaşadığı şiddetiyle ortada kalan yine kadın oluyor. Zayıftı çünkü, ekonomik gücü de yoktu, aynı zamanda politik yarışta engeldi. 

Mücadelemizde bunca mevzileri  bağımsızlaşarak kazanmıştık oysa… Nerede kaybettik, nasıl kaybettik, neden kaybettik soruları bizden cevap bekliyor.

Hepimiz yazmalıyız. Kendimizle hesaplaşmalıyız. Yine kazanabiliriz kaybettiğimiz gibi, kaçabiliriz de...

Fakat, eğer siyasal ve toplumsal alanlardaki mücadelemizde egemen dil, kültür ve ahlak anlayışlarını değiştirip dönüştüreceksek, bu alana dair iddiamız varsa yan yana durmaktan başka şansımız yok! Bu güçten yoksun, karma yapılardaki mücadelemiz güdük kalıyor; farklı yerlerde benzer şiddeti yaşıyor ve yalnızlaşıyoruz. Bu coğrafyada  yaşayan nüfusun yarısıyız. Kurtuluş manifestomuzu  yeniden gözden geçirmeliyiz. Kendimizi, yeniden kurmaya çok ihtiyacımız var.

Feminist politika, karma örgütlerin geliştireceği bir alan değildir. Kadın meselesinde referans alacakları bir alandır. Bu nedenle sorunlu olan bu alanlara bizim müdahale edebilmemiz için alanımızda hızlıca toparlanmaya dünden daha çok ihtiyacımız var. Bugün eğer YPJ gibi Rojava ve Kobane’yi özgürleştiren kadın hareketi varsa PYD’ye rağmen; demek ki kadın mücadelesi her alanda özerk olmalı ve ideolojik politik hattını kurmalıdır.

Sosyalizm, kadın mücadelesi için gerekli fakat yeterli değildir. Sanırım bu meselede yol kat ettik. Cins olarak eşitliğimiz ve özgürlüğümüz için temel mücadele feminist mücadeledir. Sınıfsal ve ulusal meselede sosyalizm bize dair emek ve etnik kimlik meselesinde yol açsa da cins meselesine dair politikası yoktur. Bu nedenle hem Marksizm’e katkı hem de dünya kadın tarihiyle yeniden buluşmaya ihtiyacımız var. 

Son yıllarda kadın meselesine dair farklı yerlerde çok sözler söyledik, sokakları terk etmedik belki. Fakat iktidarın bize dair ilkesiz ve dinci yaklaşımı ile hemcinsimizi de arkasına alarak (AKP’li kadınlar) kadın bedeni üzerinden soysuzca politika yaptı. İffetli-iffetsiz, namuslu- namussuz, açık - örtülü, makyajlı-makyajsız, vb. yüzlerce karşılaştırma ile kadın kavramını kaldırdı; aile ve sosyal politikalar olarak karşımıza çıkardı. Taraflı bir “aile” kutsaması tipi yaratıldı son 12 yılda. Kadın hareketleri mevzi kaybettikçe, iktidar kazandı. Egemen Erk kazandı.

Kadına yönelik saldırılar ve katliamlar bu nedenle aymazca çoğaldı. 

Kadın katliamları politiktir ve sorumlusu devlettir!  Buradan hareketle mücadele hattını da bu eksene oturtmalıyız. 

Kadınlar olarak ezilmişliğimize dair deneyim ve birikimlerimiz epeyce çoğaldı.

Tıkandığımız, çözemediğimiz, neyimiz var neyimiz yok meselesine dair "yeniden birlikte kurmak" için yazmaya ve bir araya gelmeye ihtiyacımız  var.  

Bu bir dayanışma ve acılarımızı hafifletme yüzleşme çağrısıdır. 

Birbirimizi daha iyi anlamak ve güçlü bir kadın örgütü olmak için...

Leyla Helen UYAR

Türkiye’nin ilk trans hakları derneği olan Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği, 30 Haziran 2006 tarihinde Ankara’da kurulmuştur. Dernek adını Alain Berliner’in yönettiği ve erkek bedeninde doğmuş bir kız çocuğun hikayesinin anlatıldığı Pembe Hayat (Ma vie en rose, 1997) adlı filmden almıştır.

BİZE YAZIN

İLETİŞİM BİLGİLERİ

0312 433 85 17

0312 433 85 18

0532 462 17 05

bilgi@pembehayat.org