Beden ne ilginç şey. Sevdiğin birine dokunmak, kendine dokunmak ne çok mutluluk verir. İstemediğin halde dokunulması, vurulması ise ne çok acı verir. Beden, bize ait olan en özel şey. Eril zihniyet biliyor tabii, en özele saldırınca acısının geçmesi zordur. 

Bedene saldırmak üzerine çok düşünürüm. Bildiğim her şeyi unutarak düşünmeye çalışırım. Tayyip Erdoğan, Berkin'in on altı kilo kalmış bedenini duyunca, yaşamına kibrini kaybetmeden nasıl devam etti' Trans kadınların cesetleri neden hep paramparça' Ölüm oruçlarına nasıl kayıtsız kalabilir insan' Bunları düşündükçe içim içimi yiyor. O bedenlerde olup, onların acılarına ortak olmak istiyorum.

Tarihsel,  politik boyutlarını aklımdan silerek diyorum ki;  sistem, bedeni iki iç içe geçmiş şekilde tanımlıyor. Bedeni bizim parçamız, beraber yaşadığımız olmaktan çıkarıyor. Bu yüzden toplumsal güzellik normlarına uymak için onu acıtmaktan çekinmiyoruz; bu yüzden kürtajın, doğumun, meme kanserinin psikolojik boyutlarını umursamıyoruz; bu yüzden evlilik içi tecavüz vakaları umursanmıyor... Çünkü artık elindeki senin alınıp satılan eşyan ve ona istediğini yaparsın! 

Bunun doğurduğu ve konumuz olan düşünce sistemi ise bedenden ibaret olmak, bedenle ve bedene giydirilen şeylerle tanımlanmak. Böyle düşünerek saç uzunluğundan cinsel yönelim, çorap renginden kültür düzeyi, etek boyundan dindarlık düzeyi, görünümden cinsel kimlik gibi oldukça kişisel şeyleri anlayan insan sarrafları oluveriyoruz. 

Bu etiketlemeden kimimiz az,  kimimiz daha çok yaralanıyor; ama translar bu alanda en çok sıkıştırılanlardan. Birey, cinsiyet geçiş ameliyatı olmayı tercih etmediyse, buna kendisinden daha iyi karar veren toplum tarafından, toplumun uygun gördüğü kimlik ile tanımlanıyor. Aman dikkat edelim, trans-nontrans fark etmez; en kadın/en erkek olmakta kusur etmeyelim! Unutmadan, yine bu işi çok iyi bilen toplum diyor ki: "Trans olmak bir geçiş süreci, politik kimlik falan değil. Kendini nasıl tanımladığınla ilgilenmiyoruz; sen eksik, garip, canımız sıkılınca saldırabileceğimiz bir nesnesin." 

Çok affedersiniz, çok çok ayıptır söylemesi; sınıfta sohbet ederken öğrendim ki benim trans arkadaşlarım varmış! Hayır canım, tabii ki yaşantımızın her alanında bize hatırlatılan, tuvalete girerken bile bizi bin bir sorunla karşılaştıran LGBT kimliğimizden haberdardım; ama öğrendim ki benim arkadaşlarım, o canımın canları sadece transmış, yani travestiymiş, bilmem ne caddesinde duranlarmış; kötü, duyguları olmayan, saldırgan, garip bir şeymiş onlar!

Bir dostum cinsiyet kimliğini bana ilk belirttiğinde ben onun hala duygusal, dil öğrenme ve müzik konusunda çok yetenekli olan hayat yoldaşım, canımın canı arkadaşım olduğunu sanıyordum. Meğer trans olduğunu öğrendiğimde tüm bu özellikler gidiyormuş ve okula, markete gitmeyen, yetenekleri, duyguları, zaafları olmayan, sokakta duran, dalga geçilecek bir nesneye dönüşüyormuş! Yıllar sonra bunu öğrettikleri için sınıf arkadaşlarıma, o canımın canı dostumla dalga geçerek mi teşekkür etsem'

Bu ay çok dertlendim. Önce dostumun kişiliğinin yok sayılması ile dehşete düştüm, sonra şiddet ve ölüm haberleri duydum.

Trans aktivist Sinem, taksi şöförünün saldırısına uğradı. Sinem, olayı "Tanıdık olduğumuzu bir bahaneyle, 'kadın sandım' diyerek bana saldırdı. Önce silah çekti. Silah tutukluk yapınca kabzasıyla beni darp etmeye başladı. Sonrasında gözümü açtığımda hastanedeydim. Kan kaybından dolayı kendimden geçmişim. Civardaki lunaparkın güvenlik görevlileri polis ve ambulansa haber verince, beni Mersin Devlet Hastanesi'ne götürmüşler." diye aktardı.

Nefret sınır tanımıyor. Leelah Alcorn, ABD'de yaşayan, on yedi yaşındaki genç; dindar ailesinin onu yanlış bulması ve kişiliğine saldıran, bilimsellikten uzak sözde tedaviler nedeniyle intihar etmiş. 

Ve Eylül Cansın'ın (Mehtap Zengin) intiharı. İntiharından önce son söz ve vasiyet niteliğinde çektiği videodaki her yerimin acımasına yol açan sesindeki kırılmışlık...

" ...Yapamadım, çünkü insanlar bana izin vermedi; çalışamadım, bir şeyler yapmak istedim ama yapamadım; bana çok engel oldular ve beni çok mağdur ettiler. 

...Tek isteğim, anne, benim evde küçük bir köpeğim var. Onu senin alacağını ve çok iyi bakacağını biliyorum. Anne onu sana emanet ediyorum. Ona her baktığında sadece beni hatırla ve onu kimseye verme. O tuvaletini eve yapmıyor. Ona kızma, hiçbir şekilde hiçbir şey yapmıyor. Benim günahıma giren, vebalimi alan insanları Allah'a havale ediyorum." diyordu.

Köpek arkadaşını böylesine seven, ölmeden önce bile annesinin arkadaşına bakarken yaşayacaklarını açıklayıp; yardımcı olmak isteyen tatlı birini hangi kötülük böylesine incitebilir' Ne kadar acımasız olursak o kadar mutlu olacağımızı söyleyen sistem mi' Duyduğuma göre translar içine son yıllarda sızan devlet aklı, normal olma hevesi mi' Polisten, medyadan, öğretmenden, aileden, aklımıza gelecek herkesten gelen fiziksel ve psikolojik şiddet sonrası bir de sağlık hizmetlerinden yararlanamamak mı ' Yoksa Eylül gibi sevecen birinin canını acıtacak kadar kör olmamızı sağlayan, onu bedenleştirmemiz, 'şey' yapmamız mı'

Eylül ve daha önce intihar eden trans bireylerin çok isteyip de yapamadıklarını yapmaya, onların çalışmalarına engel olanları yıkmaya, onları mağdur edenlerle savaşmaya ne zaman başlayacağız' Acaba bahsi geçenler fazla yakın diye mi korkuyoruz' Hala transfobik "şakalara" gülecek miyiz' Hala komşumuz, ailemiz, öğretmenimiz, sokaktan geçen insanlar... nefret kusarken sessiz mi kalacağız' Hala trans cinayetlerinin, intiharların politik olduğunu görmezden gelmeye devam mı edeceğiz '

Nefret ile mücadele etmediğimiz her an bu güzel insanların ölümünden suçluyuz!

Melisa Yıldırım

 

 

Türkiye’nin ilk trans hakları derneği olan Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği, 30 Haziran 2006 tarihinde Ankara’da kurulmuştur. Dernek adını Alain Berliner’in yönettiği ve erkek bedeninde doğmuş bir kız çocuğun hikayesinin anlatıldığı Pembe Hayat (Ma vie en rose, 1997) adlı filmden almıştır.

BİZE YAZIN

İLETİŞİM BİLGİLERİ

0312 433 85 17

0312 433 85 18

0532 462 17 05

bilgi@pembehayat.org