Baktık olacak gibi değil, eh biz de oturduk yeniden söyleşmeye başladık evdeyken neler yaptık, yapamadık.. Napalım ayol, gönül isterdi ki sevgililerimizin elinden tutup parklara bahçelere dağılsaydık, ilk defa sevdiğimizi söyleseydik veya gözlerinin taa içine içine bakıp, - evet hayal kuruyoruz içimizde kalan şeyler oldu çünkü. :(- Dünyanın makarnaya talim eden tüm baldırı çıplakları olarak birleşiverseydik de gün batana kadar dinleseydik dostlarımızı. Günlerden bir gün yine kür koli vereceğimiz bir laçoya alıksaydık da paparonlar gelmeye yakın naşlasaydık. İşimizde gücümüzde olsaydık. Yani tabii #evdekal ama..?
 
   Herkes evinde, mutlu. Kimileri televizyonun başına geçmiş diziler izliyor, kimi sosyal medyada ahkam kesiyor. Birileri sürekli bir şeyler satıyor, kimileri alıyor, kimileri sadece bakıyor. Herkes sofrasında en pahalısından yemekler yiyor, kimi vitaminlerini paylaşıyor ya da kolejenim budur diye reklamını basıyor. Aslında herkes yalan ( yılan da olabilir) hikayesinin başka bir versiyonu ile devam ediyor. Tek değişen evde kalmaları ki lüks bir araban varsa evde kalman gerekmiyor. Bir de bizim gibiler var bacım. Gecelerin kadınları. Gecelerin kadını biraz dramatik isim oldu ama ben severim bu isimi. Geceleri hayatımı devam etmek için çalışıyorum-dum. Bilmem karantinan kaçıncı günündeyim bu sefer yaşamak için geceleri uyuyarak geçiriyorum. Koli almıyorum anlayacağın. Size biraz benim karantinamdan ve nasıl hayatta kalmaya çalıştığımdan bahsedeceğim. Bir şeyleri yasaklamakla ünlüyüz bilirsiniz. Korona geldiğinden belli hergün bir şeyler daha çok yasaklanır oldu. Eğlence sektörü durduruldu ama kimse ne haldeler sormadı. Bizim gibi seks işçilerini gören bile olmadı. Türkiye’nin en büyük yaralarından biridir. Seks işçiliği en büyük iki yüzlülüğün en büyük yalan tarafıdır! Bizler evdeydik zaten abla. Yani zorla, öyle canımız pahasına değil! Bizden utandıkları için gettolara, evlere sıkıştıranlar şuanda bizimle aynı durumdalar! Bu karantina günlerimi evde kendime dönerek geçiriyorum. Birçok gizli yanımı keşfettim abla. Çizimler yapmaya başladım ufaktan. Birde kitap okumanın değerini ve huzurunu anladım. Biraz para sorunu yaşamıyor değilim ama yapacak bir şey yok. Güllüme vuruyorum dünya güzelleşiyor bir dakikalığına. Evde kal abla elbet geçer bugünler, caddelerde, sokaklarda çarka dururuz bir gün!
 
    Tabi o zamanlar bu haftasonu sokağa çıkma yasakları falan gelmemişti. Hani sadece evde olduğumuz kesindi ya, hıh işte tam orası. Tek bir kesinliğimiz daha varsa o da yasaklarımız anacım. Ben de saatlerdir öylece oturuyorum, öylece oturduğum yerden günlerdir çok sıcak olan havaya pencere kenarından katılıyorum, halbuki Eskişehir'in en sevdiğim zamanları. Şimdi bir yağmur esintisi var, belki birazdan süzülür. Belki o 'iki kolon üstündeki çatılardan' süzülüp de bana getirir çocukluğunu ilk aşkımın. (Bu arada karantinadayken mesaj atan eksvayflarıma cevap vermemek de en az kilo almam kadar istikrarlı bir ilkem olmuştur). Evde dura dura insan geçmişini ve duygularını anımsamaya ihtiyaç duyuyor. Daha çok kendini tanıma hali, en çok neyi sevdiğini anlama çabaları, evvelden kendinle nasıl vakit geçirdiğini anımsama seansları. Tam da böyle bir yerden daha iyi anlıyorsun, senin için 'evin' gerçekte ne demek olduğunu. Önceleri okuldan, işten geldiğin, kedini sevdiğin, duş aldığın, uyuyup uyandığın bir yerken, şimdi bu mekanın içinde düşünmediğin bir metrekare bile bırakmıyorsun, duvar aynı duvar ama. Tıpkı dışarda yürüdüğünkü gibi, çocukluk fotoğraflarına baktığın zaman içine ne dolup da yükseliyorsa, olduğun yeri hatırlamak gibi; belki de insan en çok kendisinin evidir lubunya, ne dersin ? Belki insan en çok kendi yağdırdığı yağmurlarda ıslanır ? O kadar unutmuşum ki bir başıma vakit geçirmeyi, tekrar sevdiğim her şeyi hatırlamak için uzun ve sancılı bir süreç geçirdim kendi adıma. Geçmişim benim için büyük bir hazine oldu her zaman, her ayrıntısı saklıdır, biraz da istifciyim işte, böyle zamanlarda işe yaramıyor da değil hani. Daha çok buna benzer şeylerle vaktim geçiyor, bir de yani ne bileyim her şeyi bu kadar yüzeysel yaşamaya ve buna mecbur kalmaya alışkın değilim. Mesela geçenlerde avukatımın doğumgününü kutladık, görüntülü, kendi kendimize bir şeyler yaktık üfledik falan. Tabi ihtiyaç var ama, sarılsak fena mı olurdu ayol ? Uff biraz duygusal bir dönmeyim galiba :(
  
   Markette çalışırken bize madilik atan lubunya, balkonundan dışarı seyrederken öpücük gönderen saçları kısa ve beyaz olan teyze, zoomda bütün vaktini geçiren bir ev arkadaşı, evde spor yaparken sakatladığım bir diz, okuyamadığım birkaç kitap, online verilen ödevler, çaldığım bir iki enstrüman, kedimle oynadığım futbol maçları ve kalecilikte kendini geliştirmesi dışında pek bir şey yok anlayacağınız. Sabah uyandığımda, öğlen ve akşam ne yiyeceğimizi düşünmek, bitmeyen ev işlerini sürekli ertelemek ama eninde sonunda onlardan kaçamamak da artık günümün bir parçası oldu, ki umarım bu süreçte her birimiz, kadının görünmeyen ev içi emeğinin biraz daha farkına varmışızdır ve onlarla birlikte bunları paylaşıyoruzdur, yine de bazen bilgisayarı, telefonu açmadığım, hiçbir şeyden haber almak istemediğim günlerim oluyor. Ne yazık ki o günlerin sonunda sanal koli adayıma yazmaktan çok Fahrettin'in hesabında vakit geçirirken buluyorum kendimi. Haberim olmayan herhangi bir zaman diliminde bedenimin sanal kolimin ihtiyaçlarını gidermek için kullanılması da benim rızama dahil mi ?
Neyse, galiba hayatımın aşkıyla tanışmak üzereyim.
Bu arada kolisiz 37.  gün, sayılsın....
 
     Sistemden ve sistem insanlarından çok önce başladım karantinaya? Mastektomi ameliyatım sonrası aile evine dönmüştüm. Benim için “Evde Kal“ olayı tam olarak böyle başladı. 23 Aralık sonrası başlayan bir karantinam var benim. Arada Kuirfest, Mini Olympix derken nefes aldığım oldu tabi ama ailemin hiç tanımadığım bir şehre taşınmasıyla evde kalmaya başladım. İnanın ilk başlarda işin konforundaydım. Malum boğa burcuyum ve yaşamak için uyuyanlardan değil uyumak için yaşayanlardanım. Yemek ye, uyu benim hayatta kalmam için tek gereksinimlerim diyebilirim. Fakat bu süreçte unuttuğum birçok şey vardı. Bunlardan en önemlisi de Lubunya oluşumdu. Mecburi bir evde kal durumuna ne yazık ki okeyiz. Ama biz Lubunyayız. Bizim birbirimize sarılmaya ihtiyacımız var, bizim rakılı biralı masalarda gullümlere ihtiyacımız var, bizim kolileşmeye ihtiyacımız var. İşte tam bunları anladığım ve özlediğim an da karantina benim için çileye dönüştü. Daha çok uyku haliyle kapatmaya çalıştım açığı fakat o da olmadı. Sonra döndüm dedim ki bir şeylerle “ baş etmeyi “ bizden daha iyi kimse bilemez. Kriz anlarını yönetmeyi bizden daha iyi kimse bilemez ve biz koşullar ne olursa olsun birbirimize sarılırız. Kendime döndüm. Yeniden tanıştım kendimle. Ne kadar da değişmişim ve bu değişimi bütün bu yaşam koşuşturmasında nasıl da görememişim. Spor yapmaya başladım. İçimdeki arabesk ruhunu yeniden doğurdum ve eskiden izlediğim dizilere döndüm. Daha çok şarkılar dinleyip daha çok şarkılar söylemeye başladım. Ameliyat sonrası iyileşmemi hızlandırdım ve yeni bedenimle barıştım. İnanır mısınız dik yürümeyi öğrendim. Çünkü artık bedenimde kamburuma saklamam gereken bir şeylerin olmadığını gördüm. Bitecek Lubunya ! Bu günler elbet bitecek. Biz yine o gullümlü masalarımıza oturacağız. Yine sarılacağız! biz buradan da güçlenerek çıkacağız. Yeter ki bizlerin evine uğramasın Covid-19 yeter ki sağlıkla kalalım ve yeter ki bir kişi dahi eksilmeden güzel günlerde yeniden buluşalım?
 
     Derken işte yani baktık cidden olacak gibi değil, eh biz de oturduk yeniden söyleşmeye başladık evdeyken neler yaptık, yapamadık... Sonra bir de düşündük ki aslında hiçbir şey yapmasaymışız da olurmuş. İlk defa böyle bir sürece girmişiz, anladık ki boş duvara saatlerce -tercihe göre elbette zamanda değişkenlik gösterebilir- bakmak da bizim ihtiyacımızdan doğru gelirmiş. İlle de ama ille de 'üretmek' lazım değilmiş. Yani aslında ihtiyacımız olan ne ise, bize iyi gelecek olan da o imiş. Kendimizi böyle bir baskı altında hissedip bu yarışa dahil olmaya çabalamaktan ziyade biraz kendimize de söz vermek gerekliymiş.
 
    Güzel ve sağlıklı günlerde aynı heyecan ve sabırla buluşmak, dayanışmak dileğiyle..
Bu arada asla unutma, sen zaten doğumundan beri içinde koccaamaan bir evren ile büyüyorsun.
Son olarak  #evdekallubunya!

Türkiye’nin ilk trans hakları derneği olan Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği, 30 Haziran 2006 tarihinde Ankara’da kurulmuştur. Dernek adını Alain Berliner’in yönettiği ve erkek bedeninde doğmuş bir kız çocuğun hikayesinin anlatıldığı Pembe Hayat (Ma vie en rose, 1997) adlı filmden almıştır.

BİZE YAZIN

İLETİŞİM BİLGİLERİ

0312 433 85 17

0312 433 85 18

0532 462 17 05

bilgi@pembehayat.org