Seda Eseroğlu
Hayatın her alanında olduğu gibi, çalışma hayatında da ayrımcılığa uğruyor ve zoluklar yaşıyoruz. Ancak her birimizin hikayesi bambaşka. Pembe Hayat olarak biz de sizin kendi hikayenizi duyurmak için ilk olarak trans özelinde başladığımız bu röportaj serimizle kamu ve özel sektörde çalışan LGBTİ+’ların yaşadıklarını kendi cümleleriyle anlatmak ve seslerini duyurmak istedik. 












Röportaj serimizin ilk konuğu Halk Eğitim Merkezi’nde öğretmen olarak çalışan bir trans erkek:
 

Öncelikle, okuyucularımıza biraz kendinizden bahseder misiniz? Ne iş yapıyorsunuz, nerede çalışıyorsunuz?
-Merhaba. 35 yaşındayım, Ankara’da Halk Eğitim Merkezi’nde öğretmen olarak çalışıyorum.
 
Yakın çevreniz ve çalıştığınız yerdeki insanlar kimliğinizi biliyorlar mı?
-Şu an çalıştığım yerdekiler bilmiyor. Ancak ben Halk Eğitim’de çalışıyorum ve Halk Eğitim merkezlerinin şöyle bir durumu var; Halk Eğitim’de kurs açıp yetişkin eğitimi veriyorsunuz. Başka bir yerde uygun şartları oluşturduğunuz zaman kurumun ana binasında değil başka herhangi bir yerde de kurs açabiliyorsunuz. Ben şu an merkez binada değilim. Buna görevlendirme denemez ama başka bir okulda şartları oluşturduğunuz zaman orada görev yapıyor, orada kurs açıyor, oranın halkı için çalışıyorsunuz. Dolayısıyla, aslında kurumumdakilerden kısmen bilenler var, ama bilmeyenler de var. Öte yandan, şu an çalıştığım yerde bir kişi dışında bilen yok.
 
Kimliğinizi bilen insanlara ilk söylediğinizde nasıl tepkiler aldınız?
-Ben aslında bu süreci çok kolay atlatanlardan biriyim. Çok problem yaşamadım. Sanırım hayatımdaki zamanlama çok doğruydu. Ama tabii ki ekonomik özgürlük olsun, sosyal çevrenizdeki insanların sizi değerlendirme şekli olsun, bunlar çok önemli. Hatta ben kendi arkadaşıma bu durumu anlattığım zamanı hatırlıyorum. LGBTİ+ ile alakası olmayan bir insandır, belki televizyonda bile denk gelmemiştir, açılımını bile bilmiyordur, öyle bir insan. Anlattım ona derdimi. O kadar normal tepki verdi ki. “Ya hocam, siz böyle şok olacaksınız  falan öyle bir şey bekliyordum, hiç öyle bir şey olmadı, niye?” dedim. “Bu biraz seninle alakalı, sen bir yola giriyorsan, bir bildiğin vardır” dedi. Böyle bir karşılık verdi. Amirimle konuştum. Sağolsunlar. Yani bu süreci kolay atlatmam için herkes elinden geleni yaptı.
 
Peki kimliğinizi bilmeyen insanlarla iletişim kurma hakkında deneyimlerinizden bahsedebilir misiniz? Tüm bu stresten kendinizi koruyabilmek için neler yapıyorsunuz?
-Açıkçası ben şu an kendim gibiyim, ekstra yaptığım bir şey yok, sadece beni rahatsız edeceğini düşündüğüm ortamlarda bulunmuyorum. Şöyle ki, bu zamana kadar hep tanımadığınız insanlarla bir savaşınız var, çünkü görüntü başka kimlik başka. Bu süreçten sonra tanıdıklarınızla problem yaşamaya başlıyorsunuz, örneğin akrabalarla. Ben birçoğunu hayatımdan çıkardım ve ciddi bir temizlik oldu benim için. Üç beş kişi kaldı. Bir de işte LGBTİ+ arkadaşlar var. Böyle gayet iyi yani, bir sıkıntım yok.
 
Peki hatırlayabiliyorsanız eğer, ilk iş görüşmenizde yaşadıklarınızdan, neler hissettiğinizden bize bahsedebilir misiniz? Siz KPSS ile işe başladınız sanırım, o zaman bir mülakat var mıydı?
-Ben 2006’da işe girdim ve o sene bir mülakat falan yoktu. Bu konuda biraz şanslıydım. Biraz da, ya karşıma iyi insanlar çıktı, ya da sert bir duruşum vardır benim, belki de o yüzden insanlar çekindi ve çok fazla üzerime gelemedi. Rahatsız olduğum durumlar oldu tabii ki, olmadı değil, Mesela benim yüzümde kıllanmalar vardı ve ben sevdiğim için onları almak istemiyordum; kesiyordum onları. Ama öğrencilerin dikkatini çekiyordu mesela ve soruyorlardı, “Sizin yüzünüz kıllı” falan filan. Ben de “Hormon bozukluğu var” deyip geçiştiriyordum. Yani duymazdan geliyorum, görmezden geliyorum. Şu an bir sıkıntım yok çok şükür.
 
Şu an çalıştığınız bu iş, çalışma hayatına adım attığınız ilk iş mi? Hatırlayabiliyorsanız eğer, ilk işe başladığınızda neler hissettiniz?
-Devlet memuru olma fikri bana her zaman uzak gelmiştir. Bu arada ben branş öğretmeniyim, meslek öğretiyorum, özelde de çalışma şansım var. Özelde çalışıyım, devam edeyim gibi düşündüm, ama özelin şartları çok ağır. Bir sosyal hayatınız olmuyor. Bu arada Güzellik ve Saç Bakım Hizmetleri öğretmeniyim. Şimdi bir kuaför salonunu düşünün; haftanın yedi günü çalışıyor, bayramı yok seyranı yok, hiçbir şeyi yok. Öğretmen olarak yıllarca çalıştığım için, aslında öğretmenliği de seviyorum, ama bu durumdan dolayı yapmak istemedim.
 
Peki ilk işe başladığınız günü hatırlıyor musunuz? Nasıl hissetmiştiniz? Heyecanlıydınız, belki biraz endişeli?

-O zaman başka endişelerim vardı açıkçası ve bu durum üzerinden bir endişe yaşamadım. İlk defa ailemin yanından ayrılıyorum, ilk defa kendi başıma başka bir şehirdeyim. Kendimi çok küçük hissettim. 2006 yılıydı. Rize’de görev yaptım. Merkezde ama merkeze uzak, sanayi öğrencilerinin gittiği bir okuldu. Kalfalık, ustalık belgesi verdiğimiz bir okul. Açıkçası çok öğretmen de öğrenci de yoktu. Koca okulda günlük 30-40 tane öğrenci oluyordu. Onun da işte 10-15 tanesi, 15-20 tanesi belki, benim öğrencim oluyordu. Bu da çok etken mesela. Aynı şartlarda İstanbul’da da görev yaptım ve beni çok rahatsız eden şeyler oldu, olmadı değil. Ama göreve başladığım yer açısından şanslıydım galiba. Böyle bir yerde görev aldım. Bir de çok alınganımdır. Alıngan derken, bir insan bir şey ima etse ve aslında benimle alakası olmasa, sıradan bir şey olsa, ben onu üzerime alınırım.
 
Rize, işe ilk başlangıç yeri açısından sizin için bir şans olmuş öyleyse?
-Aslında küçük bir yer olduğu için ilk başta korkmuştum; küçük yerlerde insanlar bilmiyorlar. Ama bir trans kadın olsaydım orada çok sıkıntı yaşardım.
 
Pek çoğumuz kamusal alanlarda tuvaletlerle ilgili sorun yaşıyor. İşyerinizde bu konuyla ilgili deneyimleriniz neler? Bununla ilgili yaşadığınız sorunlar var mı?
-Açıkçası Rize’de görev yaptığım okulda kadın öğretmenler için bir tuvalet vardı ama benden başka kullanan yoktu. Çünkü kadın öğretmen vardı ama aynı güne denk gelmiyorduk; bir ya da iki taneydi. O yüzden beni rahatsız eden bir şey olmadı. Sanki kendi şahsıma ait bir tuvaleti kullanıyormuşum gibiydi. Çalıştığım yerde genelde böyle oldu. Ama dışarıda çok problem yaşadım. Mesela Rize-Ankara arası otobüsle 14 saat. Yolda illa ki bir şeyler yiyorsunuz, içiyorsunuz. Arada illa ki bir tuvalet ihtiyacı hissediyorsunuz. Ben sırf tuvalete gitmemek için hiçbir şey içmiyordum. Su, çay, hiçbir şey.
 
Peki şu anki çalıştığınız yerde bununla ilgili bir sorun yaşıyor musunuz?
-Hayır, erkekler tuvaletini kullanıyorum.
 
Pek çok insan aslında ideal işinde çalışmıyor. Siz işinizde severek mi çalışıyorsunuz? Bu iş sizin ideal işiniz mi?
-Bilinçli bir ailede yetişmedim açıkçası. Annem ve babam ilkokul mezunuydu. Ama övmek gibi düşünmeyin sakın, dört kardeşiz biz ve bizim ailede psikomotor becerilerimiz çok yüksek; yetenekliyiz. Ablam, abim falan. Her birini ayrı ayrı değerlendiriyorum. Ben bu durumdan dolayı kendimi çok geri çektim. Birçok konuda, mesela spor anlamında çok iyi yerlere gelebilirdim, eğitim olarak çok iyi yerlere gelebilirdim. Gelebilirdim ama çok geri çektim kendimi.
 
Peki imkanınız olsaydı ne iş yapıyor olmak isterdiniz? Sporla ilgili bir şey mi belki?
-Sporun her alanını çok seviyorum.
 
Özellikle ilgilendiğiniz bir dalı var mı?
-Basketbol olabilirdi, futbol olabilirdi, bilardo falan. Bu tarz sporlardan biri olabilirdi.
 
Çalışma hayatında en çok hangi konuda ayrımcılığa uğradığınızı düşünüyorsunuz?
-Ben açıkçası çalışmayı çok seven bir insanım. Dünyaya niye geldin diye sorsan, çalışmak için derim. Çalışmayı çok seviyorum. Bunu gördükleri için çok fazla ayrımcılığa maruz kalmıyorum. Kurumdan farklı bir yerde çalışıyorum dedim ya, geçen gün kurumdan müdür yardımcımız geldi, hem saçlarını yaptırmaya hem de kontrole. Girdiği zaman tesadüf öğle arasıymış. Ben öğle arası falan bilmiyorum, öyle bir ayrımım yok. “Ya hocam öğle arası değil mi, dersin yok niye çalışıyorsun?” dedi. Biz nefes alamıyoruz yani, o kadar yoğun çalışıyoruz. Çok fazla ayrımcılığa maruz kalmadım açıkcası. Çalışma şeklimi seviyorlar. Destekliyorlar. Benim şu an çalıştığım yerde amirim falan yok. Okulun bir müdürü var fakat ben oranın personeli olmadığım için sadece mekanlarını kullanıyorum. Orada kendi atölyemin patronu gibi bir şeyim. İnsanlar da sağolsunlar güvendikleri için çok fazla işime gücüme karışmıyorlar. Dediğim gibi, ben şanslı azınlıktanım olabilirim.
 
Maruz kaldığımız bu ayrımcılıklarla ilgili sizin önerebileceğiniz bir şey var mı?
-Aslında insanların LGBTİ’ye karşı normalleşebilmesi için sanırım görünür olmak lazım. Ama işte, onun da insana getireceği zorluklardan dolayı mesela ben çok fazla görünür olmak istemiyorum. Açıkcası bu anlamda da üzülüyorum. Keşke görünür olsam, çünkü bir seks işçisiyle bunu insanlara anlatamıyorsunuz. Direkt ahlaktan giriyorlar konuya. Oysa hayatın diğer alanlarında ne kadar zorluk yaşadıklarını bilmiyorlar. Şahit de olmamışlar. Ama bir öğretmenle, bir hemşireyle bu durumu anlatmak daha kolay aslında. Ben mesela görünür değilim belki ama açılmak zorunda olduğum insanlarda bir farklılık yarattığımı düşünüyorum. Geçen gün zümre öğretmeni arkadaşım beni aradı. Bir tane öğrencisinin bir çocuğu varmış, biraz anlayamamış çocuğun ne olduğunu, “Onu doğru yönlendirelim” falan dedi. Telaşlanmış, panik olmuş. Mesela bu benim çok hoşuma gitti. Benden önce belki “Bu ne biçim tip” deyip geçip gidecekti, ama şimdi yönlendirmeyi bile düşündü. “Senin psikiyatristin adı neydi? Ben annesine söyleyeyim, yönlendirelim” falan dedi. Yani ne kadar görünür olursak o kadar iyi aslında.
 
Bir de işyerlerinde yaşadığımız üstü kapalı ayrımcılıklar söz konusu. Örneğin kişilerin cümle içinde “farkında olmadan” kullandıkları cinsiyetçi, homofobik, transfobik ifadeler. Ya da ikili cinsiyete dayalı söylemler. Bunlarla ilgili ne düşünüyorsunuz? Deneyimlerinizden bahsedebilir misiniz?
-Ara sıra şu anki kursiyerlerimle oturuyoruz, konuşuyoruz. Yani onlar da bu toplumun bir parçası olduğu için, üç aşağı beş yukarı tahmin edebiliyorsunuzdur düşüncelerini. “Kadın dediğin”, “erkek dediğin” gibi başlıyorlar cümleye. Bu gibi durumlarda mutlaka müdahale ediyorum, “Niye bu kadar her şeyi cinsiyete bağlıyorsunuz?” diye, ama insanların alıştığı da bir şey var. Alıştıklarından da koparmak pek kolay olmuyor. Ama bir şey anlatacağım. Ben cinsiyet geçiş evresini tamamladığım zaman bunu da sadece iki müdür yardımcım, bir öğretmen arkadaşım ve müdürüm biliyordu. Başka müdür yardımcıları da var. 15 Temmuz-Fetö-darbe olayından dolayı bizim bütün bilgilerimizi yenilediler. Hatta incelediler. Mebis diye bir sayfamız var, o sayfada cinsiyet kimliğim yazıyor. Orası da mernise bağlı olduğu için o arada orası da değişmiş. Tabi bunu bilmeyen bir müdür yardımcısı bakıyor. Bir senede ben ortada yokum, kimse de dillendirmiyor, kimse de bir şey söylemiyor. İnsanlarda garip bir merak var, “Nerede, nerede bu personel?” diye. Tabi ekranda görünce anlıyor. Yaz tatilinde 12-13 kişilik bir yemek masasında da pat diye söylüyor. Orada temizlikçisi var, çaycısı var, kurumun öğretmeni var, müdür yardımcısı var. Ben çok sinirlendim ama yapabileceğim bir şey yok yani, ne yapabilirim ki. Bir yandan da işlediği şey bir suç. Benim mebis bilgilerimi insanlara ifşa ediyor. Geçenlerde o geldi kuruma. İlk defa karşılaştım ondan sonra. Kurum dışında kurs açılan yerleri kontrol ediyorlar. Teftiş yapıyorlar. Çok tedirgin oldum. Bir de şu anki çalıştığım kurumun müdürünü de tanıyormuş galiba, bir merhabalığı varmış. “Hocamıza biz destek oluyoruz siz de destek olun. Biliyorsunuz böyle özel bir durumu var”  falan der mi acaba diye tereddüt etmedim değil. Hemen, samimi, görüştüğüm bir müdür yardımcısını aradım. “Hocam” dedim, “Müdürle görüşmeye gittiler. Hani kendisi biliyor mu bilmiyorum ama bu kurumun haberi yok, bir arar mısınız, söyler misiniz?” dedim. O bile tedirgin oldu yani. Müdür yardımcısı bile tedirgin oldu. Aradı hemen. Yani bunu niye yaşıyoruz ki. Ne gereği var böyle bir tedirginliği yaşamaya.
 
Peki sonra ne oldu?
-Sonra sağolsun öğretmen arkadaş aradı. O da zaten şey demiş, “Çıkıyoruz biz zaten hocam. O bizim hocamız, tabii ki bahsetmeyiz. Aramanıza gerek yoktu bunun için.” demiş.
 
İlk başta bahsettiğim gibi, bu seriden amacımız her birimizin kendi hikayesini duyurmak; kamuda ve özel sektörde de “Biz varız”, demek. Peki sizin eklemek veya anlatmak istediğiniz başka bir şey var mı?
-Tabii ne kadar erken mücadeleye başlarsan o kadar etkili oluyor, ama mesela yılların yorgunluğu da var. Ben şimdi 35 yaşındayım. O kadar yorulmuşum ki, o kadar mücadele etmişim ki bu zamana kadar insanlarla. Artık diyorum ki, yeter. Olmasın hayatımda, çok önemli değil, uğraşmak istemiyorum.
 
“Biz barış içinde yaşamak istiyoruz sadece” diyorsunuz yani.
-Evet. Hiç uğraşmak istemiyorum. Keşke elimizden daha fazlası gelebilse. Bir şeyler yapabilsek. Gerçi elimizden geldiği kadarıyla dayanışıyoruz, bir şeyler yapıyoruz. Bir araya geliyoruz, sıkıntılarımızı çözmeye çalışıyoruz ama daha fazlası gelse keşke. İnşallah olur. Yakın zaman olmasa da bir 50 sene sonra belki.
 
Ben ümitliyim açıkcası.
-Biz görür müyüz bilmiyorum ama yeni gelen nesil daha bilinçli bu konuda.
 
O da işte bizlerin çabalarıyla oldu biraz; insanların tabularını yıkmaya başlamalarıyla. Çok teşekkür ederim bana vakit ayrıdığınız ve düşüncelerinizi paylaştığınız için.
-Ben teşekkür ederim.
 
*Pembe Hayat medya ekibine medya@pembehayat.org adresi üzerinden ulaşabilir ve çalışma hayatınızdaki deneyimlerinizi Pembe Hayat okurları ile paylaşabilirsiniz!

Türkiye’nin ilk trans hakları derneği olan Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği, 30 Haziran 2006 tarihinde Ankara’da kurulmuştur. Dernek adını Alain Berliner’in yönettiği ve erkek bedeninde doğmuş bir kız çocuğun hikayesinin anlatıldığı Pembe Hayat (Ma vie en rose, 1997) adlı filmden almıştır.

BİZE YAZIN

İLETİŞİM BİLGİLERİ

0312 433 85 17

0312 433 85 18

0532 462 17 05

bilgi@pembehayat.org