-Bu film benim için çok özel. Hatta ilk analiz yazım olabilecek kadar.

Mutlu son yoktur. Seçilmiş ve yaşanılan yollar vardır. Gwen’in macerasında ise daha sert ve daha keskin bir anlatı var. Ama biliyorum ki, Gwen’de yolunu sağlamca tamamladı.

Eğer hala izlememiş olanlarınız varsa, bence durmayın! Aşağıdaki linke tıklayıp izleyebilirsiniz!

 

Yönetmen: Agnieszka Holland

Senarist: Shelley Evans

Oyuncular: Mercedes Ruehl, JD Pardo, Lupe Ontiveros.

 

A Girl Like Me, gerçek bir hikayeden alıntılanarak filmleştirilmiştir. Gwen Araujo’nun yaşadığı trajik olayı hikaye edinen filmde, işlenen cinayetin öncesini ve sonrasını bizlerin önümüze sunar.

Hiçbir nefret cinayeti özrü kabul edilemez. Trans cinayetleri, eşcinsel cinayetleri her zaman, her daim politiktir.

Filmin ilk sekansında, bir mahkeme salonundayız. Tanıkların verdiği cevaplar ve Gwen’in cinayetinin işlendiği günden fotoğraflar.

Gwen’in, erkek biyolojik kimliği adı olan Eddie, çocukluğunu içine kapanık olarak geçiriyor.

En büyük destekçisi kız kardeşi. Aile ile buluştuklarında, kız kardeşinin giymesi gereken elbiseyi kendisi giyiyor ve herkesin karşısında utanca düşüyor. Eddie’nin toplumla olan çatışması tam olarak burada başlıyor. Kendisinde bir tuhaflık olduğunu; aslında olmadığını ama sosyal bir ortamda garip karşılandığı ilk yerdir orası.

Aslında trans bir çocuğun yaşadığı her şeyin birebir kopyasını Eddie’de görüyoruz. Ergenliğe girmemiş bir beden ve kendini hissettiği cinsiyetin dışında bir bedene sahip olmak.

Eddie’de çok zorlanıyor bu durumdan. Annesi ile olan ilişkisinde ise, her anne gibi o da Eddie’nin herkes gibi yaşamasını ve mutlu olmasını istiyor. Ama Eddie büyüdüğünde artık her şeyin kontrolden çıkmaya başladığını hissediyor. Adını ise Gwen olarak düzeltiyor. Annesinin bir psikiyatriste gitmesi ile transseksüelite kavramı ile tanışıyor. Zamanla Gwen’i kabul etmeye başlıyor. Zamanı içinde sindirerek. Sürecin geçişinde yavaş yavaş adımlarla.

Filmin renklerine değinirsek, mahkeme salonunda geçen donuk renkler, yaşanmış bir olayın sonrasındaki cansızlığı ifade ediyor. Bu cansızlık tıpkı ölmüş bir insanın vücudundaki solgunluk gibi. Gwen’in dönüşüm öncesi zamanında uygulanan renkler de bir o kadar soğuk renkler. Daha çok arada kalmış renkleri de sembolize ediyor.  Gwen’in annesi ile bu geçiş sürecini atlatmaya başladıktan sonraki sıcak renkler ise yaşama daha çok bağlılığı, daha çok yaşam adına bütünselliği gösteriyor.  

Gwen, tanıştığı ve aşık olduğu bir adamla ilişkisini sürdürürken, zamanla çevrenin baskısı ile ilişki dengesizleşmeye başlıyor. Adamın, Gwen’in biyolojik olarak erkek olduğunu öğrendikten sonraki tepkisi ise, eminim birçok trans kadın arkadaşımızın yaşadığı tecrübelerden biri. Ama ne yazık ki bu filmde mutlu yok.

Gwen’in okulda yaşadığı taciz ve şiddet sonrasında öldürülüşünden sonraki süreçte, LGBTİQ+ bireylere bıraktığı yaşamı geriye kalıyor. Birçok trans için bir idol haline dönüşüyor.

Her insan özeldir. Gwen’de çok özeldi. Gwen gibi, önce kendisi ile mücadele eden, daha sonra ailesine açılan birçok trans arkadaşımız var. Kimileri şanslı, kimileri ise haklı mücadelesini başka alanlarda sürdürüyor. Ortak noktalarımız ise aktivizm yani hak mücadelesi.

Gwen’in hikayesini izlemenizi ve hatta onun hakkında küçük bir araştırma yapmanızı öneriyorum. O gerçekten çok güçlü bir kadındı. Bundan eminim. Arkasından gelecek olan LGBTİQ+ bireyler için apaydınlık bir yol açtı.

Huzur içinde uyu Gwen. Işık seninle olsun!


Ela Özer

Türkiye’nin ilk trans hakları derneği olan Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği, 30 Haziran 2006 tarihinde Ankara’da kurulmuştur. Dernek adını Alain Berliner’in yönettiği ve erkek bedeninde doğmuş bir kız çocuğun hikayesinin anlatıldığı Pembe Hayat (Ma vie en rose, 1997) adlı filmden almıştır.

BİZE YAZIN

İLETİŞİM BİLGİLERİ

0312 433 85 17

0312 433 85 18

0532 462 17 05

bilgi@pembehayat.org