Daha dün, ne feci bir yazıydı o!

"Her trans aslında eşcinseldir", nefretin bini bir para olmuş resmen. E şimdi birisi de çıkıp "Eşcinseller aslında kendi cinsiyetçilikleriyle ve transfobileriyle yüzleşememiş translardır" derse napacaksınız' Entellektüel birikimimiz ya da çor bilgilerimiz eğer doğru kullanılmaz ise böyle mincomuzda patlayıverir. 

 

Yazıyı yazan arkadaş birçok "süper aktivist" tarafından çokca kınandı haklı olarak. E neden kınanmasındı. Taşlayacak insan bulunmuştu. Vurun kahpeye! Peki nefreti eleştirmeye neden kendimizden başlamazdık' Bu yazıdan rahatsız olan bir arkadaş birden fazla aktivisti bir mesajlaşma gurubuna ekledi. Yazı ve yazan hakkında konuşuldu. Transfobinin ne kadar içselleştirilmiş ve acı birşey olduğu hakkında konuşuldu. Yazıyı yazan arkadaşın aktivist kimliğine dikkat çekildi. Bununla ilgili birşeyler yapalım, bir metin çıkaralım dendi. Herkes fikrini söyledi, fikri olmayan zikredileni yineledi. Sonra konuşmanın başından beri fikirlerini söyleyen bir aktivist dedi ki "Evet yazalım birşeyler ama homofobi üretmeden". 

 

Ortada böyle bir kaygı varken nasıl olur da bir başkasının ürettiği nefret söylemi hakkında konuşabiliriz diye düşündüm o an. Ama oldukça haklı bir kaygıyı dile getirmişti. Nefret sadece transları sevmeyenlere özgü değildi. Nefret aynı zamanda hepimizin içindeydi. O anda insan işte neden bütün nefret ve ayrımcılık türlerine karşı bilinci ve varoluşu ile aynı anda mücadele etmeli diye düşündüm. Şüphesiz herkes kendisinin ya da bir başkaşının uğradığı nefrete ve ayrımcılığa karşı iyi kötü birşeyler yapıyor. Kimi sokakta, kimi akademide kimisi kendi içinde. Bunların hepsi ayrı ayrı kıymetli. Kimi aktivizmden uzak durur, kimi kendini aktivizm kraliçesi sanır. Herkesin kendi tercihidir tabi. Ancak esasa baktığımızda nefret ve ayrımcılığın bir parçası haline gelmişizdir. Transfobiye karşı mücadele ederken "O aslında gey değil, zırıl zırıl kadın ayol" demekle "Translar aslında eşcinseldir" demek arasında bir fark yoktur esasen.

 

Kürtlerden nefret edip Lgbti+'ların özgürlüğünü savunamazsınız efendim yok öyle nefret edip nefrete karşı mücadele ettiğini söylemek. Ya da Pembe Hayat'ı terörist olmakla suçlayıp transları katleden devlete şikayet edip de sonra da translar öldürülüyor demek yok! Bak bu nefretimiz ve hasetimiz öldürdü Eylül Cansın'ı. Figen'i intihara sürükleyen yalnızca mahkeme ve devletin tutumu muydu' Kimseyi kandıramazsınız! Figen'i yalnızlaştırdınız da öldü. Her yıl kaç Lgbti+, kendi çevresindeki Lgbti+'ların uyguladığı ayrımcılık nedeni ile yaşadığı sosyal çevreyi terkediyor, düşünen oldu mu hiç! Her Lgbti+ intiharı bir cinayetse bu cinayetteki payımızı ölçelim de öyle bir başkasını suçlayalım. 

 

İçimizdeki nefretle yüzleşmezsek daha çok çıkar yılların aktivisti olup da bilmem ne fobi üreten insanlar. "Vurun kahpeye" demeden önce kendi "kahpeliğimiz" ile yüzleşelim. Birilerinin cinsel, sınıfsal, ulusal, dinsel veya bireysel olarak ayrımcılık ve nefret söylemine maruz kalmaması için mücadele etmek ancak kendi nefret söylemimiz ile mücadele etmekle başlayacak. Yoksa daha çok "Yıl olmuş ikibin bilmem kaç bu hala her trans eşcinseldir diyo" diye söylenip dururuz.

 

Saygılar şelale efendim...

Ozan Uğur

Türkiye’nin ilk trans hakları derneği olan Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği, 30 Haziran 2006 tarihinde Ankara’da kurulmuştur. Dernek adını Alain Berliner’in yönettiği ve erkek bedeninde doğmuş bir kız çocuğun hikayesinin anlatıldığı Pembe Hayat (Ma vie en rose, 1997) adlı filmden almıştır.

BİZE YAZIN

İLETİŞİM BİLGİLERİ

0312 433 85 17

0312 433 85 18

0532 462 17 05

bilgi@pembehayat.org