"Kızların kaderi analarına benzermiş..."

Özcan Çapar

 

Özcan benim rahmetli olan annem. Hep bu sözü söylerdi. Eskiden de pek bir anlardım ama şimdilerde daha da iyi idrak ediyor gibiyim.

 

Facebook'a düşünce bu cümle, hikayeyi anlatmak istedim. Gullümün içi dolu olmazsa olmaz.

 

Geçen akşam evde otururken kendi kendime yine bizimkileri eğlendireyim dedim. Derin'e dönüp ah Derin 'Ah, o Kader'e çok üzülüyorum kadersiz Kader. Ama sen de yazık bak kızların kaderi analarına benzermiş. Bir Tuncay bulup heder olacaksın kuzum' dedim. Böyle bir soytarılık tribiyle başladım anlatmaya.

 

Sonra hemen kendime geldi sıra. Ah ah güzeller güzeli Janset! Sen bu hallere düşecek kadın mıydın' Ne hayallerle gönderildin o okullara; diplomat, büyükelçi olacaktın... Ozan atladı aradan hemen "He abla diplomat olacaktın ama bak orospu oldun, 50'ye veriyon şimdi." Ben de hemen 'Yok lan artık zam yaptım 100'e vericem' dedim.

 

Hikaye böyle başlamıştı da şu ana-kız ve kader üçgenini açmaya başlamıştım. Benim bir ablam var ömrü uzun olsun benden 15 ay büyük. Kendisine abla demem hiç aslında da hikaye döngüsünde taşlar yerine otursun dedim. İsmi Dilek.

 

Döndüm bizimkilere dedim ki: "Benim annem aç öldü, Elmas annem (annemin dayısının kızı aslında ama biz anne derdik) o da aç öldü, anneannem de (Menekşe ninem) aç öldü, annemin ananesi de aç öldü. Bu dört kadın aynı evde doğmuş, büyümüş, gelin olmuş ve ömürlerini nihayete erdirmişlerdi. Şimdi aynı mezarda koyun koyuna yatıyorlar'

 

Bu aralar annemle Elmas annem aklıma çok düşüyor. Hep hikayelerini gullüm içinde anlatıyorum. Yazık Elmas annem son demlerinde artık demans (bir tür bunama) olduğu için pek kendinde değildi. 'Altın dişli avrat geldi, altın dişli avrat gitti, altın dişli avrat aşağı, altın dişli avrat yukarı' diye diye bahçedeki sabit koltuğunun (aslında tahtı) yanındaki saksıda bulunan şimdi ismini hatırlayamadığım çiçekle sohbet eder dururdu. Bir de o altın dişli avratın ismi hiç yoktu ama bir kızı bir de oğlu vardı. Oğlunun adını hatırlayamıyorum ama kızı Eda'ydı. Elmas annem çıldırırdı bazen "O altın dişli avrat yok mu aç bırakıyor o çocukları kör olasıca" diyip ağladığı olurdu. Sürekli bekçi çağırırdı: "Bekçiiiii! Bekçiiii!". Yemek yediremezdik kendisine çünkü içerisine annemin (Özcan olur kendisi) ilaç koyduğunu kendisini zehirleyeceğini fısır fısır anlatırdı. Ben şaklabanlık yapardım "Kııız Elmaaaass, hadi anam yemek yiyek senlen bak çok güzel şeyler yaptım. Sen bakma o Özcan'a o yapar. Ben hazırladım bunu sus söyleme bak" der kandırırdım. Sonra çatalla kaşıkla tek tek ekmek lokmalarını bölerek yemek yedirmeye çalışırdım. Ayyy, o taze fasulye olurdu etli dolma, o makarna olurdu içli köfte. O an aklına hangi yemek geldiyse, canı ne çektiyse benim yedirdiğim yemeği "Hmmmm bu dolma da çok güzel olmuş" der yerdi, uzun zamandır yemek yememiş birisi gibi. Önce yutkunurdum sonra geçer içeriye ağlardım. Sonra da bir süre sonra duvarlarla konuşmaya başlardım.

 

Annem delireceğimi anlayıp biletimi aldığı gibi beni İstanbul'a postalamıştı. 40 gün sonra Elmas annem öldü. Öğrendim ki ben gittikten sonra 40 gün hiçbir şey yememiş ve aç ölmüş.

 

Benim bir ablam var dedim ya, Dilek, işte o daha ne hikayeler anlatır size. Onun hafızası benden kuvvetlidir. Ben canımı acıtan ama gullüme alıp eğlenebildiğim kısmını, kendi yaşanmışlığımı anlatıyorum. Yazık bu kızcağız yıllarca o annemin drama-kuir hikayelerine maruz kaldı. "Kızların kaderi analarına benzermiş, ben hep yaşamadan senaryomu yazdım, böyle olacağını biliyordum aslında, neler yaşayacağımı önceden yazmıştım ben" diye başlardı annem. Ne ironik ki gerçekten de öyleydi. Daha genç kızken annesinin yaşadığı cefakar hayattan etkilenmişti. İki evin tek kızı Özcan, annesinin yegane varı yoku, güzel kızı. Babası kör Hacı'nın taşakları Toroslar'da gezinen yiğit oğlu. Belinde silahı ile devrimci yoldaşlarının Özcan ablası, mini eteği, uzun saçları ve Amerikalı arkadaşlarıyla kolejli kız, İspanyol paça pantolonları, Olgunlaşma Enstitüsü sergileri, yardımlaşma kampanyaları, beyaz uzun saçlarını boyamayan, hitabeti kuvvetli feminist kız kardeş Özcan. Bir de tabi 3 çocuk anası, yokluk görmüş, yüreği yaralanmış, aldatılmış ama yine de neşeli, ayakları üzerinde duran, kol kanat geren cesur Özcan anne.

 

Bir Eylül günüydü ve 16 yaşında valizi hazırlanmış üniversite okumak için koskoca bir şehre (İstanbul'a) tek başına, kimi kimsesi olmadan yolculanmakta olan ufak tefek, sessiz bir ibneydim. Annem dönüp de bana "10 yıl! 10 yıl daha yaşasam yeter. Sonra zaten üçünüz de hayatlarınızı kurtarmış olursunuz. Fazlasını yaşamama gerek yok" demişti. Gerçekten de tam 10 yıl daha yaşadı. O hastane ve evde bakmaya çalışma sürecimizde tam 3 ay yemek yemeye ikna edemedik annemi. "Anne ne yapmaya çalışıyorsun' Ölmek mi istiyorsun'" dediğimizde o bitap yataktaki vücudunda kafasını yana çevirip bize bakmıştı ve son derece kararlı bir ifadeyle "Evet" diyebilmişti. Üç kardeş üçümüzün de bir an donup kaldığımızı hatırlıyorum. Ama sonra hemen anlamıştık aslında ki annem bunu da önceden biliyordu. Serumlar, vs. hiçbir şey yetmedi tabi ve o kadın da aç öldü.

Anneannem ve Hatice ninem (annemin anneannesi) yan yana yatıyorlardı mezarda. Hatice ninem kaç-kaç zamanını görmüştü. O kıtlık günlerinde çocuklarını kocaman kazanın altına saklayıp koşa koşa fırına gidip o sıcak ekmeği üstüne giydiği çarşafının içinde göğsünde saklayarak hızlıca dönermiş eve. Çocukları aç kalmasın diye fırından çıkmış sıcak ekmekten memeleri yanmış hatta bir keresinde.

 

Anneannem kanserden bir şey yiyemez durumda çok acı çekerek ama bir kere bile ah, uh etmeden, kimselere yük olmak istemeden ben daha 1,5 yaşındayken ölmüş.

 

Bu 4 kadın da çevreleri geniş olan, görmüş, geçirmiş, sevilen, çok sayılan ve saygı duyulan, hiçbir erkeğe muhtaç olmadan, kimseye mütana etmeden, başları dik, ama bir o kadar da vicdan sahibi, yardımsever ve üretken yaşamış kadınlardı. Kaderleri birbirlerine gerçekten de benzemişti. Benzer eşlerle evlilik yapmışlar, benzer şekillerde aldatılmışlardı. Hatice ninem dul bir kadın olarak yüz yıl önce tek başına yetiştirmişti çocuklarını ve çevresindeki etkisiyle sayılan sevilen biri olmuştu. Menekşe ninem ise resmen hiç boşanmasa da dedemi evinden ve kendinden uzak tutmasını becermiş, henüz ninemle nikahlıyken imam nikahıyla evlendiği kadının ilk doğan çocuğunu da Menekşe ninem kendi nüfusuna almıştı. Yürekli kadındı. Elmas annem gezmeyi, yemeyi içmeyi çok severdi. Mahir bir terziydi. Okuması yazması hiç yoktu ama tüccardı ve aritmetiği kuvvetliydi. Hiç çocuğu olmasa da bütün bir mahalle onun çocuğuydu, o da bütün bir mahallenin Elmas annesi. Kocasından çok çekmişti ama yaşı büyüyüp, otoritesini sağlamlaştırdıktan sonra kimseye müdana etmeden Edirne'den Kars'a tüm Türkiye'yi dolaşmıştı. Benim annem Özcan ise bu iki muhteşem kadının Elmas ve Menekşe'nin tedrisatında yetişmişti. Okulluydu, yabancı dil öğrenmişti ve çok gezmiş, çok arkadaş edinmiş, kültürlü bir kadındı. Kendisine asla denk olamayacak bir adama aşık olmuştu. Onun yüzünden fiziken ve ruhen çok yıpranmıştı. Çocukları için sabretti ama artık çocukları 18 olunca o evliliği bitirmeyi, adamı da dehlemeyi çok iyi bildi. Asla hiçbir şeyine tenezzül etmedi; 'Nafakan da malın mülkün de benim sayemde yaptığın evler de senin olsun defol hayatımdan' dedi. Mert ve burnu dik bir kadındı.

 

Dilek'ten bahsettim de hikayenin önemli bir detayı aslında:

 

İşte o gece bizimkilere döndüm dedim ki; "Dilek kendini kurtardı. Lezbiyen oldu bu kadere dahiliyeti kalmadı. Ben ne bok yiycem şimdi' Anamın öbür kızı ben oldum dolayısıyla kendime lanet olası bir Ali bulup, sonra da erken yaşta derde tasaya kalıp, en son aç ölcem herhalde."

 

Çok üzüldüm ya kendime...

 

Janset Kalan

Türkiye’nin ilk trans hakları derneği olan Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği, 30 Haziran 2006 tarihinde Ankara’da kurulmuştur. Dernek adını Alain Berliner’in yönettiği ve erkek bedeninde doğmuş bir kız çocuğun hikayesinin anlatıldığı Pembe Hayat (Ma vie en rose, 1997) adlı filmden almıştır.

BİZE YAZIN

İLETİŞİM BİLGİLERİ

0312 433 85 17

0312 433 85 18

0532 462 17 05

bilgi@pembehayat.org