YAŞAM > Aile Babası
7 Ağustos 2017

Aile Babası

Bir beden, bu kadar farklı iki hayatı, koca bir yalana dönüşmek zorunda kalan bu yaşamı nasıl kaldırır? Kaldırabilir mi? Nereye kadar sürer bu hikaye ve Semih’inkine benzer hikayeler? Bilmiyorum. Hiç bilmiyorum.

 

 

Soğuk bir kış günüydü, ilk hatırladığım bu. Nasıl hatırlamam! Herkese olduğu gibi bana da dayatılan araba ve ev eksenli konforlu yaşama uzun yıllardır karşı çıkmanın bedelini buz gibi bir havada aşağı yukarı 40 dakikadır havaalanına gidecek otobüsü bekleyerek ödüyordum. Ve yalan yok, içimden de kendime ‘ah salak kadın! araban yok, iyi oldu böyle, değil mi?’ diye saydırıyorum. Tek avuntum, o doğu iline adımımı atar atmaz bir merak gittiğim lisenin önünde otobüsü bekliyor oluşum. Dedem aşağı yukarı 75 yıl önce o lisede okumuştu ve lisenin binası bu talan ortamına rağmen hala ilk günkü güzelliğini koruyordu. Yakıcı soğuğun acısını hissetmemek adına attığım voltalar lise binasına bir uzaklaştırıyor bir yakınlaştırıyordu beni. Gelmesini umduğum otobüs için umutsuz gözlerle ana caddeye bakarken bir dolmuş yanaşıyor durağa ve birden onu görüyorum inenler arasında: Bu sabah duruşmasına girdiğim müvekkilim, Semih*! Ona doğru gitmek için adımımı atıp adıyla seslenmek üzereyken türbanlı bir kadının elini tutarak dolmuştan indirdiğini farkediyorum. Kadının da iki küçük kız çocuğunun inmesine yardım ettiğini görüyorum. Durumu kavrayarak attığım adımı derhal geri çekiyorum. Aşağı yukarı 30 metre mesafe var aramızda. Onlar yürürken sanki ayaklı bir tabloyu izliyor gibiyim. Caravaggio’nun bir tablosu? Ya da Vermeer’in?  İnci küpeli kız yerine poz veren inci dişli müvekkilim ve ailesi adeta bir tablo olmuşlar, yürüyerek bana doğru geliyorlar.

25 metre.

Hala görmedi beni.

Yanındaki kadına, iki küçük kız çocuğuna dikkatle bakıyorum. Kadının kafası önüne eğik, yere bakıyor sürekli. Müvekkilim Semih ise yanındaki incecik kız çocuğunu omzundan tutmuş. Onu ilk gördüğümdeki o kırılgan beden dilinden ve kuş gibi sekerek yürümesinden eser yok. Bir aile babası, bir yurdum erkeği nasıl yürümesi gerekiyorsa, nasıl çocuklarına kol kanat germesi gerekiyorsa öyle bir edayla yürüyor.

20 Metre.

Yolun karşısına geçecekler, o yüzden karşı tarafa bakıyor sürekli. Hala görmedi beni.

Derken

Gördü.

Gözlerindeki o korkuyu tarif etmem neredeyse imkansız! Eşlerini veya partnerlerini ‘aldatan’ kadın ve erkek arkadaşlarımda çok sık gördüğüm o korkuya benziyor. Yakalanma korkusu. Deşifre olma korkusu. Yanındakine yalan söylerken, bir yalanla yaşamaya mecburken veya daha büyük kayıpları önlemek için koca bir yalana hapsolmuşken o yalanın büyüklüğünü ve çapını bilen birineö tam da o yalanın içinde yaşarken rast gelmek. İşte Semih, tam da böyle bir anda rast geliyor bana.

3 saniye bakışıyoruz. Telefon ve yüzyüze görüşmelerimizde bahsettiği, aleyhine açılan davayı, cinsel yönelimi de dahil kendine dair tüm gerçekleri özenle sakladığı eşi ve çocuklarıyla böylece ‘tanıştırmış’ oluyor beni. Ona ‘merhaba Semih!’ dememden çok korktuğu o kadar belli ki hemen gözlerimi kaçırıyorum, ‘endişelenme, anlıyorum durumu’ diyorum bir nevi. Rahatlıyor, ufak da bir teşekkür ediyor belki içinden (kimbilir) ve arkasına bile bakmadan hızlı adımlarla karşıya geçiyor ailesi ile.

Arkasından bakakalıyorum Semih’in.

Bir kaç ay önce, bir koli evinde ‘erkeklerle fuhuş yaptığı’ için TCK 227’den hakkında ceza davası açılan ve birkaç saat önce de ilk duruşmasında avukat olarak temsil ettiğim Semih’in ikizi az önce yanımdan geçmiş gibi hissediyorum.

Bir beden, bu kadar farklı iki hayatı, koca bir yalana dönüşmek zorunda kalan bu yaşamı nasıl kaldırır? Kaldırabilir mi? Nereye kadar sürer bu hikaye ve Semih’inkine benzer hikayeler? Bilmiyorum. Hiç bilmiyorum.

(*Bu olay gerçektir. Ancak Semih, takma bir ad olup, bu günlerde malum nedenlerden herkese ya Nuriye ya da Semih diyesim olduğu için seçilmiştir.)

 

Sinem Hun