Tarih: 2011-06-11

Öyle bir bayram düşleyelim ki, arifesinden unutulmak istensin. "Takvimlerde günler işaretli olmasa keşke" diye düşünülsün. İsmi bile sevilmesin. "Bayramın ilk günü, siyah perdeleri çeker, uyku ilacı alır, akşama kadar uyurdum ki çabucak geçsin..."

- "İç geçirdi çirkin ördek yavrusu. 'Ben asla onlar gibi güzel olamayacağım...' Suları yararak yavaş yavaş ilerlemeye devam etti. Suların açılan kolları arasına düşen görüntüye baktı ansızın. Çok güzel bir kuğu vardı karşısında. Başını kaldırdı. Başka kuğular ona 'gel' diyordu. Bir daha baktı sulara... Büyümüş, değişmişti. Çirkin ördek yavrusu alımlı bir kuğu olmuştu..."
Andersen

Bayram size ne hatırlatır'

Bayramın tam bir hafta öncesinde 'eve mi gitsem, gönül mü eylesem' düşünceleri içinde, bayramın "eve gidilecek veyahut gönül eyleyecek" bir duruma inmesinden huzursuz başladım "bayram ne acaba'" demeye.

Bayramlar bence zararlıydı. Yaraların kabuklarını kaldırmaya birebirdi. Öksüz çocuklara 'anne', yalnız insanlara 'ev' hatırlatırdı, rutin bozardı, kalp yorardı.

Çevremdeki herkese tek tek sormaya başladım. Bayram ne anlatır size'

Başucuna konulan ayakkabılar' Çapaklı gözlerle gidilen namazlar' Kapı kapı gezilip toplanan şekerler' Güney sahillerinde sıkıştırılmış güneş banyoları' 'Bugün bayram erken kalkın çocuklar' diye başlayan Barış Manço'lu TRT sabahları... Öpülen eller, barışan küsler... Ne anlatır size bayram'

Yaşadığınız en büyük bayram burukluğunu hatırlar mısınız mesela' Şekerleme reklamlarından fırlamış, 'göçüp giden bir bayram' hüznü müdür çok çok yaşadığınız' Hadi bayram cıvıl cıvıl çocuk gülüşleri olsun. Kaymaklı bir tatlı olsun...

Bu umut bende bayramı iyi yaşayanları değil kötü yaşayanları düşünmeye sevk etti. Çevremdeki insanların kimi "ailemi ziyaret" ederim, kimi "evde kalırım", kimi "yerim", kimi "içerim", kimi de "tatile giderim" diyordu.

Herkesin bayram algısı neredeyse ortaktı ve eski şenliklere, coşmalara işaret etmiyordu artık...

Tam bunları düşünürken, karşıma çıktılar. "Bayramda ne yaparsınız'" deyince, puslanan gözler ardından anlattılar...

Bayramın tüm ortalama hallerini silelim şimdi... Öyle bir bayram düşleyelim ki, arifesinden unutulmak istensin. "Takvimlerde günler işaretli olmasa keşke" diye düşünülsün. İsmi bile sevilmesin.

Bayramla bu denli uzlaşmaz olanlar, ailelerinin "çirkin ördek yavruları", travestiler...

Siz onları Buse ve Sinem olarak tanıyın. Yaşadıkları şehir, yaşları ve fotoğrafları özel hayatlarının bohçasını açtıklarından, bize kalsın...

Çekerdim Siyah Perdeleri...

Anlatmaya ilk başlayan Sinem, 18 yaşında evden ayrılmış. Doğulu bir ailenin çocuğu olduğu için evden ayrılışı sessiz sedasız olmamış. Şiddete maruz kalmış, "Babam, kardeşlerim, amcalarım..." Belli ki şiddet gördüklerinin listesi uzayıp gidecek...

Kadın kimliği ile yaşamaya başlaması öyle hemen evden ayrılır ayrılmaz olmamış. Aradan tam sekiz yıl geçmiş. Ancak, sekiz uzun yıl sonra kendini başka türlü ifade etmesinin mümkün olmadığını kabullenmiş.

Ama o araya giren sekiz yılda da, sonrasındaki 5 yıl içinde de görüşmemiş ailesiyle. Hatta "yaşadığını bile hissettirmemecesine."

Şimdilerde de tam anlamıyla görüşüyor sayılmaz. Yalnızca annesi, babası ve bir kardeşi biliyor yaşadığını. Onun dışında herkes onu öldü sanıyor ya da işlerine gelen bu.

Evden ayrılışın ilk yıllarında "bayram günleri" çok zor gelmiş. O günleri anlatırken, gözlerini gözlerime denk getirip şöyle diyor: "Bir iki gün öncesinden başlardım hüzünlenmeye. Çarşıya, pazara çıkmaz, alışveriş yapan insanları görmek istemezdim."

Bayramın ilk günü ise en iyi ihtimalle bitmesi beklenen bir karabasan gibi: "Perdeleri çekerdim. Siyah perdelerim vardı o zaman. 'Günün aydınlığını görmeyeyim, rahat uyuyayım' diye. Uyku ilacı da alır akşama kadar uyurdum. Bayramın bütün günlerini böyle geçirirdim..."

"Biz bize benzeriz"

Giderek geçen yıllar içinde perdeler aralanır, uyku ilaçları ecza dolaplarında unutulur olmuş. Azalmış ilk yılların acısı...

”Biz bize benzeriz" felsefesini yaşatırcasına, yalnızca bedenen değil ruhen de yaşayabilmek için başka bir yol olduğunu keşfetmiş Sinem.

Kendi aralarındaki dayanışmaya, ayakta kalma yöntemine dikkat çekiyor:

"İlk bayramları öyle geçirdikten sonra alıştım. Alıştıktan sonra da, bizim 'anne' dediğimiz insanlar vardır, yeni hayata hazırlanmamızı sağlayan, bayramın ilk günü onları ziyarete gitmeye başladım.

Sonra geçen yıllar içinde beni ziyarete gelmeye başladılar. Bu bizim aramızda bir gelenek. Herkes bayramda nasıl büyüklerini ziyaret ediyorsa biz de aynını yapıyoruz."

Sinem artık gerçek annesini görmek için evine gidebiliyor artık. Babasıysa eve gelince onun varlığını hissetmiyor(muş) gibi yapıyor. Ama Sinem babasının bu tavrına da minnettar. Sonuçta aralanan kapıdan usulcacık süzülüp giriyor: "yaşadığını bile hissettirmemecesine..."

Baba bu abla kim'

İkinci hikayenin kahramanı Buse. O Sinem'den farklı olarak ailesiyle "barışık".

Artık ailesi onu kabullenmiş, dışlamıyor. Aile içindeki adı da artık Buse. Yalnız "annem, babam 'yavrum' der genelde" diyor. Bu kadar bir "olmamışlık" payı bırakıyor.

Ailesi tarafından 17 yaşında "onu kötü etkileyen feminen arkadaşlarından uzaklaşması" için İstanbul'a gönderilen Buse, burada da "feminen" arkadaşlar bulmakta gecikmemiş.

Erkek işi olsun diye yerleştirildiği mobilyacıdan da, "feminen" diye atılmış.

Seks işçiliği yaptığı günlerde karşısına çıkan "beyaz atlı prens" onu yedi seneliğine 'bu hayattan çekip alınca', Buse'nin de, "ev özlemi" başlamış.

Buse o günleri şöyle anlatıyor:

"Bayramlar tamamen fiyaskoydu. Bizim yörenin uzun havalarını teybe koyar, dinler dinler ağlardım. Birden fazla kadınlığı yaşamaya başlamıştım. Eş, kardeş, kız çocuk... Sevgilimin ailesi ile tanışınca bu özlemim daha çok arttı. Ailemle ilişkimi geliştirmem gerektiğini düşünüp, bunun yollarını aramaya başladım. Dönüştürmenin, uğraşmanın önemine inanıyordum..."

Yavaş yavaş çektiği küreklerin neticesini almış Buse. Ailesiyle arasındaki duvarları yıkmayı, onlara kendini, yeni hayatını kabul ettirmeyi başarmış, hatta ailesi ile birlikte yaşamaya başlamış. Aileye yeniden girişinin nişanı ise, geçirdikleri ilk bayram olmuş.
Buse'nin hikayesi ile birlikte, sorunun yalnız aileden uzak kalmak olmadığını, yakınlığın da problem yaratabileceğini anlıyorum.
Üç beş yıllık "tecrit"in ardından ailesine geri dönen, ilişkilerini yeniden rayına oturtan Buse, ilk bayramlarda yaşadığı zorluğu "Ne yapacağını, bana nasıl davranacağını bilemeyenler vardı" sözleriyle özetliyor.

Değişen isim, değişen kimlik insanların kafasını karıştırırken, yaşı küçük kuzenlerin bazıları "Baba bu abla kim'" demekten geri duramamış.

İlginin merkezine böyle oturmak zaman zaman yormuş Buse'yi.

Ama aileden uzak bayramlarını "fiyasko" olarak niteleyen Buse, bu duruma itiraz etmiyor.

Umutsuzluğa kapılmadan çocuklara küçük yaştan itibaren "her şeyin" olduğu gibi anlatılması gerektiğini belirtiliyor.

"Ramazan ayında şiddet uygulayanlar bayram sabahı kapıyı çalar"

yeni kimlikleri ile yaşadıkları ilk bayramlarda perdeleri kapatan, uyku ilaçları alan, uzun hava dinleyen Sinem ve Buse kadar şanslı olmayanlar da var.

Sinem, seks işçiliği yaptığı bayramlarda da "yalnız" kalmayı başarıyormuş.

İstanbul ve İzmir'de bir çok travestinin bayramın ilk gününden itibaren "işlerinin" açıldığını, bayramların en çok siftah edilen günler olduğunu vurgulayan Sinem, bir çelişkiyi de söyleyiveriyor.

"Seks işçilerine şiddet Ramazan ayında en üst seviyeye ulaşır. Ramazanda bizi dövenler, sonra bayram sabahı kapımızdadır."
Buse de, bu iş yoğunluğu içinde, bir çok travestinin yaşadığı burukluğu fark edemediğini, bazılarının para için yaşadıklarını unuttuğunu dile getiriyor.

"Eee bu bayramda ne yapacaksınız'" sorum havaya asılıyor. Kendi aralarında konuşup, "işte bana gelirler, ben anneme giderim" akıl yürütmeleri bayram karmaşasının sona ermediğini gösteriyor.

"Bu bayramda ne yaparız'" sorusuna gülüyoruz hep beraber. Bir bayram daha geliyor, bayram üzerine konuşuyor, söyleniyor, söyleşiyor, hala "bu bayramda ne yapacağız'" sorusuna yanıt bulamıyoruz. "Aman" diyorum, "ne gam, işte bize her gün bayram..." (AÖ/EZÖ)
..
BİA Haber Merkezi
21/10/2006'te yayınlanmıştır., Ayça ÖRER, aycaorer@gmail.com

Türkiye’nin ilk trans hakları derneği olan Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği, 30 Haziran 2006 tarihinde Ankara’da kurulmuştur. Dernek adını Alain Berliner’in yönettiği ve erkek bedeninde doğmuş bir kız çocuğun hikayesinin anlatıldığı Pembe Hayat (Ma vie en rose, 1997) adlı filmden almıştır.

BİZE YAZIN

İLETİŞİM BİLGİLERİ

0312 433 85 17

0312 433 85 18

0532 462 17 05

bilgi@pembehayat.org