Tarih: 2011-06-11

Eşcinsellik, travestilik ve transeksüellik üzerine Dr. Verda Tüzer'in 23-24 Mayıs Kaos GL Sempozyumunda sunduğu bildiri...

Cinsel kimlik dediğimiz zaman kişinin biyolojik cinsel özelliklerini anlıyoruz. Yani temel olarak kromozomlarını anlıyoruz. XX ya da XY olmayı anlıyoruz. İç ve dış cinsel organlar, gonadlar, hormonlar bizim cinsel kimliğimizi oluşturan yapılar.

Önemli kavramlardan bir diğeri ise toplumsal cinsiyet dediğimiz, daha doğrusu 'toplumsal cinsiyet' diye çevirdiğimiz ama İngilizcesi belki daha çok anlam ifade ediyor gibi gelen 'gender identity'dediğimiz bir kavram. Burada da kişinin kendisini kadın ya da erkek olarak algılamasından bahsediyoruz. Bu iki yaşlarında, hatta belki de daha önce kız ya da erkek çocuğun, 'ben erkeğim ya da ben kadınım' diyerek dile getirdiği kadınlık ya da erkekliğe ilişkin davranışın psikolojik yönüdür. Bireyin yaşamında önemli rolü olan kişiliğin etkisiyle kazanılır.

Bir diğer temel tanım da cinsiyet rolü dediğimiz şeydir. Cinsiyet rolü de toplumsal cinsiyet konseptinin bir parçası; kişinin kendini erkek ya da kadın kimliğinde göstermek için yaptığı ya da olduğu şeylerin tümü.

Son kavramımız da cinsel yönelim. Bu da kişinin cinsel dürtülerinin ya da sevişsel-erotik nesne seçimini anlatan bir kavram. Bunun da üç bileşeni var: 1. İstek (Kime, neye istek duyuyor) 2. Davranış (Kiminle, nasıl bir davranış gösterebiliyor, bunun sonucunda belirlediği kim) 3. Cinsel ilgi, sevgi (Heteroseksüellik dediğimiz karşı cinse, homoseksüellik dediğimiz aynı cinse ve biseksüellik dediğimiz iki cinse birden ilgi) Dolayısıyla bütün bu kavramlar biraz sonra konuşacağımız diğer terimler ve tanımlamalarla son derece ilişkili. Her biri birbirinden farklı olabiliyor ve böyle olduğunda tanımlamalar değişebiliyor. Dolayısıyla en fazla yakınılan şey her tür kavramın belirli bir sepetin içine toplanmasıdır. Halbuki bunlar birbirinden oldukça farklı olabiliyor.

Eşcinsellik terimi ilk olarak on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında kullanılıyor. Eşcinsel terimi aynı cinsten kişileri içeren aktiviteler veya bilişsel düşünceleri gösterebiliyor. Eşcinsel kimlik gelişimiyle aynı cinsten biriyle ilişkiye girme birbirleriyle tamamen bağımsız gelişen iki süreç olabiliyor. Peki insanlar niçin eşcinsel olabiliyorlar' Bunun üzerinde çok fazla durmayı düşünmüyorum: Çünkü geçmişten günümüze kadar bir çok teori ileriye atılmış, hatta dönem dönem son derece katı yöntemler kullanılmış. Örneğin, erkek olduğu bilinen bireylerin testisleri alınıp eşcinsel olduğu düşünülen kişilere verilmesiyle hormonal destek yapılması gibi... Ama bütün bunların sonucunda bizim geldiğimiz noktada, aslında cinsel yönelimi neyin etkilediğini tam olarak bilmiyoruz. Genetik teoriler ağırlık kazanmakta.

Birçok başka konudan bahsediliyor, ama hepsi ortaya atılan varsayımların bir ucundan açıklayabiliyor. Bir başka çalışma diğerini çürütebiliyor. Dolayısıyla geldiğimiz nokta, psikiyatrinin bugün bize söylediği araştırmalara göre, cinsel yönelimi neyin belirlediğini bilmiyoruz.

Burada eşcinsellik dediğimiz zaman her şeyden önce eşcinsel kimlik oluşumundan bahsetmemiz gerekiyor. Eşcinsel kimlik oluşumu bir süreç ve bu süreçte her şeyden önce kişinin kendini tanıması, diğerlerini sınaması dediğimiz bir süreç var. Belki buna geçmeden önce, bununla ilgili bir açıklama olarak şundan bahsetmemiz gerekiyor: Eşcinsellik genellikle çocukluktan itibaren veya ilk ergenlik diyebileceğimiz on iki yaşa kadar olan dönemde kişinin bir şekilde kendisini daha farklı duyumsaması ile karakterize olabiliyor. Bu her zaman için geçerli bir şey değil ama çoğunluktan bahsettiğimi söylemek istiyorum. Yapılan bazı araştırmalarda, -erkek araştırmalarından bahsedeceğim- erkek çocuklar arasında ki bunlar genellikle ilkokul dönemini kapsayan çalışmalar, öbür cinsin davranışlarını benimseyen çocukların oranı tüm araştırmalarda % 46'ya varırken, bu daha sonrasında öbür cinse ilgi duyan çocuklarda % 11 düzeyinde kalmış. Bu kişilerin cinsel davranışlarını araştıran daha sonraki çalışmalar, kendi kimliklerini ortaya döktükleri, kendi seçimleri ve yönelimleriyle ilgili rahatladıkları dönemde bu tür stereotip davranışların azaldığını, ama çoğunlukla cinsel yönelimlerinin aynı kaldığını gösteriyor. Bundan neyi anlıyoruz' Birincisi, bir çok kişinin yaşantısında farklı olma duyumsaması çok önemli. Bu ilk aşamayı oluşturuyor. Burada, ergenliğin başlarında gelen dönemde kendinin ve diğerlerinin tanınması, fark edilmesi diye tanımladığımız bir dönem var. Bunu izleyen dönemde araştırma başlıyor. Kendisi gibi olduğunu düşündüğü diğer eşcinselleri tanıma, onlarla Tanışma ve ilk ilişkiler... Bunlar genelde kısa süreli, çatışmalı olabiliyor. Çalkantılı olabiliyor.

Kimlik gelişiminin evrelerine baktığımızda da ilk evresinde, yani ergenliğin başladığı dönemde kendisini bir heteroseksüel gibi düşünüyor. Ama eğer böyle bir çekim varsa, aynı cinsten kişileri çekiyorsa 'Bu ne olabilir' diyebiliyor ve bununla ilgili kendisine birtakım stratejiler geliştirebiliyor. Şimdi burada strateji dediğimiz zaman, kullanılan, yani birçok kaynakta rastlayabileceğimiz klasik bir durum aslında. Yaftalanma ya da damgalanma konusuna yabancı değilsinizdir.

Damgalanma, eşcinsel kimlik oluşumu süresince önemli bir süreç. Çünkü kendisinin farklı olduğunu düşünen bir çocuktan bahsetmiştim. Bu çocuk aynı zamanda belli bir dönemde de bir homofobiyle karşılaşıyor. Bu nedir' Eşcinselliğe ya da eşcinsel bireylere karşı duyulan nefret ya da korku olarak adlandırabileceğimiz bir durum. Gene yabancı olmadığınız bir kavram, bu homofobinin o genç, o kişi tarafından içselleştirilmiş olması. İşte bütün bunlar biraz önce bahsedilen, ortaya çıkmayı gerektiren koşulları oluşturuyor. Kişi bunlarla o kadar fazla karşılaşıyor ki bir süre sonra heteroseksüellerin hiçbir sorun yaşamadan -çünkü her şey onlara zaten hazır bir şekilde veriliyor- kendi cinsel yönelimi ve davranışlarıyla, isteğiyle kendi kimliğini bütünleştirmesi, ve bu bütünleştirme sonucunda duyacağı fazla olumlanmayla başka toplumsal etkilerle yöneleceği daha ileriki kişilik aşamaları çok daha zor, çok daha sancılı ve gerçekten o kişi için üzücü bir şekilde gelişebiliyor. Dolayısıyla yaftalanma ile başa çıkabilecek kişinin çeşitli düzeylerde gösterdiği birtakım stratejiler var. Bunlardan en başta görüleni daha alt düzeyde olan bir strateji: 'inkar'. 'Ben aslında böyle değilim, böyle bir şey oldu ama bir seferlik oldu, o zaman zaten alkol almıştım, veya şöyle, veya böyle'... Mesela, kadın eşcinsellerde bazen öyle bir noktaya varılabilir ki kişi sırf kendisine eşcinsel olmadığını kabul ettirebilmek için hamile bile kalabilir. Dolayısıyla inkar etme, birtakım bahaneler bulma, yeniden tanımlama, yani 'aslında eşcinsellik şu demek ama o zamanki hoşlanmam bunu açıklamaz' gibi birtakım gerekçelerle bir strateji seçilebilir.

Kimlik kompozisyonu olan dönemde alt düzey stratejilerin birçoğu kullanılır. Kişi tamamen karşıt bir tutum geliştirip eşcinsellik karşıtı birtakım gruplara katılabilir, eylemlere girişebilir. Gene bu dönemde kendisinin ya da yakınlarının önerisiyle karşı cinsten birisiyle evlenmeyi tercih edebilir. Yani kendisinin daha çok heteroseksüel gibi düşündüğü, aynı cinse duyduğu çekim nedeniyle de kafasının son derece karıştığı bir karmaşık dönemdir bu. Bu dönemin, belki daha sonra yeri gelmez, eşcinselliğin otuz sene önce bir hastalık olmaktan çıktığını söylemiştim; artık eşcinsel bireyleri düzeltme amacıyla görmüyoruz, hatta bu etiğe aykırı bir durum olarak kabul ediliyor. Fakat biz kişiyi ne zaman görüyoruz, mesela bu kimlik karmaşası olan dönemde kişi bize eğer psikoterapi için gelebiliyor veya yakınları tarafından düzeltilsin diye getirildiğinde onun sıkıntılarını kendisiyle konuşabildiğimiz bir ara dönem, burada olabiliyor. Bir diğer durum: Kimlik karşılaştırma dönemi. Kişi eşcinsel olduğunu farkediyor, ancak rahat heteroseksüel kimlik kaybı ve bununla ilgili sıkıntılar olabiliyor; çünkü heteroseksüel olmanın getirdiği bir rahatlık var. Yani hiç kimse hiçbir şey sormuyor, hiçbir şeyi sorgulamak, kabul etmek, benimsemek zorunda değilsiniz. Kişi bazen bundan dolayı çok büyük bir sıkıntı ya da öfke duyabiliyor. Gene ara düzeyle ilgili olarak, yani stratejilerle ilgili olarak, bir diğer aşama görülmeye başlıyor. Bu dönemde yavaş yavaş, o çok klasik deyimiyle artık dolaptan çıkma süreciyle, kendini eşcinsel olarak açıklama süreciyle karşı karşıya gelmeye başlayabiliyor. Dolayısıyla bu dönemin arkasından da bununla ilgili birtakım stratejiler olabiliyor. Bazı kişiler homofobiye karşı utanç karşıtı tutumlar geliştirip, tam bir uçta yer alıp, neredeyse karikatürize bir kimlik ortaya koyabiliyor. Kimisi kendisini ikiye bölüp kendi gibi grubun içinde kendi davranışlarını sergilerken, kamusal alanda hiçbir şekilde açığa çıkmayabiliyor. Bunlar giderek 'grup kimliği ya da sentez kimliği' dediğimiz sürece geliyor. Eşcinsel kimlik oluşumu süresinde, daha önce de varsayıla geldiği gibi çoğu eşcinselin ilişkileri uzun süreli. Çiftler arasında çift olmayla ilgili aynı uyum sorunları olabiliyor, yani heteroseksüellere benzer süreçler yaşanabiliyor. Cinsel ilişki sıklıklarında herhangi bir fark yok. Eşcinsel ebeveynlerin yetiştirdikleri çocuklar farklı değil. Dolayısıyla eşcinsellikle ilgili benim en fazla vurgulamak istediğim şey, biraz önce söylediğim gibi, sokaktaki herhangi bir kişinin başvurma sebebine benzer şikayetler dışında psikiyatrinin şu an eşcinsellikle ilgili başka bir görüşü yok. Gelelim transseksüelliğe. Transseksüellik, güçlü ve ısrarlı biçimde toplumsal cinsiyetle özdeşleşme, kendi biyolojik cinsiyetinden rahatsızlık duyma, diğer cinsin özelliklerini edinme isteği taşıma şeklinde özetlenecek bir durum. Burada temel farklardan bir tanesi, eşcinsel erkeklerde efemine tavırların oluşması, kızlarda tersi özelliklerin olabileceğini söylemiştim. Fakat eşcinsel biri her zaman için kendi eril kimliğinden, özdeşliğinden memnundur ve hiçbir zaman cinsel organlarından sıkıntı, mutsuzluk duymaz ve bunlardan kurtulmak istemez. Transseksüellikte ise cinsel kimliğin daha önceki bir aşamasıyla ilgili bir sıkıntı vardır. Bu kişiler kendi cinsel organlarından hoşnut değillerdir. Hatta kimi durumlarda onlara dokunmamayı bile tercih edebilirler. Bunların çok değişik alt düzeyleri olabiliyor. Ama çok fazla uzatmak istemiyorum.

Travestiliğe geçmek istiyorum. Travestilik karşı cins gibi giyinmek için cinsel dürtü fantezilerin olmasıdır. Eğer kişi bu durumundan rahatsızlık duyuyorsa, yani 'ben böyleyim ve bu benimle ilgili bir sorun, başka bir cinsel uyum tarzı bilmiyorum' diyorsa, ancak o zaman psikiyatri bunları parafili dediğimiz veya transvestik fetişizm dediğimiz bir tanıyla izleyebiliyor; ama onun dışında belli bazı gruplara bir tanı koyma durumu yok. Çift rollü transvestizm dediğimiz, kişinin geçici olarak karşı cins gibi giyinme görülebiliyor. Burada kişi normal hayatını sürdürebiliyor, kendi heteroseksüel kimliğini yaşıyor, fakat zaman zaman karşı cins gibi giyinebiliyor. Bazen cinsel dürtü bile olmayabiliyor; kalıcı olarak cinsiyet değiştirme isteği de olmuyor. Transvestik fetişizm bunların içinde ayrı bir yerde. Onu biraz açıklamak istiyorum. Bunların bir şekli, kendi başınayken karşı cins gibi giyinme; ilk baştaki dönemlerde bu şekilde olabiliyor. Daha sonrasında bazıları bunu eşine açılarak -tabii eşi hem aynı cinsten hem de karşı cinsten bir eş olabilir, kişilerin cinsel yönelimine göre değişebilir, kimisi de biseksüel olabilir- cinsel oyunlarına konu edebiliyor. Günlük yaşamın bir kısmında, bir bölümünde karşı cinsin bir üyesi gibi giyiniyor, bu da transgenderizm dediğimiz bir durum. Veyahut da erkek toplumsal cinsiyet rolünü tamamen terk ederek transseksüel kimliğini kabul ediyor.

Şimdi son olarak anlattığım transseksüellik ve travestilik konusunda çok ufak bir şey söyleyerek sözlerimi bitirmek istiyorum. Bu kişilerin de kendi aralarında grupları olur, bu kişiler de tamamen yetişkin seçimlerini yapıp mesleki, ilişkisel, kişilik anlamında bir sorun yaşamaksızın kendi hayatlarını yaşayabilirler. Dolayısıyla herhangi bir bozukluk ya da tedavi çabasının gerekmediğini söyleyerek bundan yıllarca öncesinde bu konuda atılımlarını yapmış durumdalar. Benim anlattıklarımın hepsi, "kişilerin kendileriyle ilgili bir sorun duymaları durumunda" denilerek, bizim psikiyatrinin kara kaplı kitaplarına alınmış durumlardır. Ama kişinin kendisinin herhangi bir sorunu olmadığı durumlarda bunlar da bozukluk olarak adlandırılmamaktadır ya da biz bunlara tanı koymamaktayız.

Türkiye’nin ilk trans hakları derneği olan Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği, 30 Haziran 2006 tarihinde Ankara’da kurulmuştur. Dernek adını Alain Berliner’in yönettiği ve erkek bedeninde doğmuş bir kız çocuğun hikayesinin anlatıldığı Pembe Hayat (Ma vie en rose, 1997) adlı filmden almıştır.

BİZE YAZIN

İLETİŞİM BİLGİLERİ

0312 433 85 17

0312 433 85 18

0532 462 17 05

bilgi@pembehayat.org