Tarih: 2011-06-11

Ben ilk önce ezilmişliklerim üzerinden konuya girmek istiyorum. Biz, travesti ve transseksüel kadınlar olarak o kadar büyük sorunlar yaşıyoruz ki, toplum bizi o kadar izole etmiş ki, o kadar yalnızlaşmışız ki, toplumda tek tip insan olarak algılanıyoruz adeta. Tek tip derken, toplumun bizi transseksüel denince hemen akla gelen seks işçiliği dışında başka bir iş yapamayan, başka bir şey yapmayı düşünemeyen tipler olarak lanse etmesini kastediyorum. Bu da bizi doğal olarak toplumdan izole ediyor, yalnızlaştırıyor.

Sempozyumun başından beri ezilmişliklerden, saldırılardan, şiddetten bahsedildi. Biz travesti ve transseksüel kadınlar olarak şiddete, özellikle fiziksel şiddete çok maruz kalıyoruz. Meselâ iki sene önce, her hafta iki arkadaşımız otobanda öldürülüyordu. Uykularımız kaçmıştı. Ben bazı geceler uyuyamıyordum. “Acaba saat kaçta telefon gelecek, acaba kim ölecek” diyordum. Bence bunun sebebi bizim görünürlüğümüz, çok belli oluşumuz. Bizim yaptığımız iş belli. % 99’umuz seks işçiliği yapıyoruz. Nerede yapıyoruz' Yaptığımız alanlar otobandır, evimizdir… O yüzden, şiddet uygulamak isteyen insanlar bize rahatlıkla ulaşabiliyor. Bu yüzden daha fazla şiddete maruz kalıyoruz. Ama bu söylediklerim, travesti ve transseksüellerin çok açık olması ve saldırıya maruz kalması, eşcinsellerin saldırıya uğramadığı anlamına gelmiyor. Yani, en fazla biz ezilmiyoruz. Aslında hepimiz aynı şekilde, farklı yerlerde, farklı mekânlarda eziliyoruz. Çünkü bir sürü gey cinayeti işleniyor, haberimiz yok. Buna bir örnek vermek istiyorum; Ülker Sokak’ta bir adam öldürülmüş. Bu adamın elleri kolları arkadan bağlanmış şekilde cesedi bulundu. “Bir adam öldü” denildi, geçildi. Polisler sonra bunu araştırmış; adam eşcinselmiş. Bir çocuğu eve götürüyor, artık aralarında nasıl bir anlaşmazlık oluyorsa, çocuk adamı öldürüyor. Bu da bir gey cinayetidir. Buna benzer bir sürü açığa çıkmayan gey-lezbiyen cinayetleri işlenmiş olabiliyor. Yani şunu demek istiyorum: Biz en fazla ezilmiyoruz; farklı mekânlarda da olsa, ezilmişliklerimiz aynı aslında. Çünkü hepimiz ataerkil sistemin saldırılarına maruz kalıyoruz.

Demin, “tek tip insan olarak algılanıyoruz” dedim. Bunun çok ilginç bir örneğini anlatmak istiyorum. Ben dört sene seks işçiliği yaptım. Bu dört seneden sonra sürekli, seks işçiliği yapmama yollarını denedim. Şu an yapmıyorum. Bir senedir hemen hemen hiç yapmıyorum. Bu kış ben kiramı verebilmek için, hayatımı devam ettirebilmek için örgü işine başladım. Ülker Sokak’ta bir arkadaşım var; onun evine gidiyorum, kapının önünde örgü örüyorum. Beni tanıyan kadınlar var. “Merhaba, nasılsın, ne pişirdin” falan diyorlar. Bana selâm veren kadınlardan biri, örgü ördüğümü görünce birden çok şaşırdı. Gidiyor, bakıyor, inanamıyor; gidip gelip bakıyor. Çünkü, onun kafasında seks işçiliği, boyanıp süslenmek dışında hiçbir şey yapmamam. Sonra gelip baktı, “Aa, benden güzel örüyorsun!” dedi. Ben de “Elim var, kolum var. Çocukluğumdan beri biliyorum, neden örmeyeyim” dedim. Yani buna benzer bir sürü şey yaşanıyor.

Ben, yıllardan beri yaşadığım deneyimler sonucu, kadınlığı sorgulamaya başladım. Transseksüel olduktan sonra demeyeyim de, kadın kıyafeti giyinip, hayatımı bu şekilde sürdürmeye başladıktan sonra, ciddi bir şekilde “kadın nasıl bir şey” diye düşünüp, kadını ve erkeği sorgulama sürecine girdim. Benim gibi bir çok travesti ve transseksüel arkadaşlarım var. Onların da tek tek feminist çıkışları, politikaya atılma çıkışları oluyor. Benim için, bu sorgulama sürecine girmemde en büyük etken olan şeyin bir hikayesi var. Benim bir erkek arkadaşım, sevgilim vardı; birlikte yaşıyorduk (hep kendimden örnek veriyorum ama verdiğim örnekler hepimizin yaşadığı şeyler aslında). İki erkek aynı evi paylaşıyorduk. Hiçbir sorunumuz yoktu. Cinsel anlamda gey ilişki değildi ama! Kadın elbisesi giydikten sonra bir gün, evi taşıyoruz. Erkek arkadaşımın erkek arkadaşları evdeler. Ben masayı kaldıracağım zaman hepsi üzerime gelmeye başladı; “aa, yenge, kaldıramazsın!” Daha iki ay önce kaldırıyordum, ne değişti' Buna benzer bir sürü olay yaşadım. Bir gün aynanın karşısına geçtim, “acaba ben inceldim mi, çok mu narinim, elim mi küçüldü, ayağım mı küçüldü” diye düşünmeye başladım. Bu, aklıma şunu getirdi: Demek ki burada kendi irademiz kırılıyor; bizi şekillendiren erkektir!

Bütün bu sorgulamaların içine girdikten sonra, sol çevrenin içinde buldum kendimi. Kendine “muhalif” diyen, “demokrat” ya da “aydın” diyen insanlar arasına katılmaya çalıştım. Bir siyasî partiye üye oldum. Benimle aynı arayışlar içindeki birkaç travesti ve transseksüel arkadaşım da benzer süreçlerden geçti. Herbirimiz bir yerlerdeydik. Solcular ve kendine alternatif sivil toplum örgütleri diyenler arasında da bir çok deneyim yaşadıktan sonra, ataerkilliğin ve heteroseksizmin orada da sürdüğünü, kimsenin bu kavramları sorgulamadığını gördüm. Buna gene bir örnek vermek istiyorum. İnsan Hakları Derneği’nin düzenlediği bir sempozyumda konuşmacıydım. Orada, solcuların tarihten beri yaptıkları, günümüzde de yapmaya devam ettikleri konulardan bahsettim. Hitler’den örnek verdim, Stalin’den örnek verdim. “Stalin de eşcinselleri ve travestileri öldürmüş deniyor” dedim. Oradan bir adam kalktı, “Hooop! Sen tarihi okumuyorsun!” dedi. Ben sustum birden. Sonra toplantıya ara verildi. Bu adam beni yanına çağırdı. “Stalin eşcinselleri, travesti ve transseksüelleri öldürmüyordu, kendine muhalif olanları öldürüyordu” dedi. Ben iyice şok oldum. Ne demek yani' Biz de şu anki sisteme muhalifiz. Onlar bizi öldürüyor, niye sesimiz çıkıyor' Orada da ciddi bir sorgulama yok!

Sadece işçi sınıfının ya da tek bir sınıfın iktidarı üzerinden gelen bir iktidar da aynı iktidarın devamı olur. Biz heteroseksizmi, ataerkilliği sorgulamalıyız. Bunlar birbirini besleyen ideolojilerdir; bunları besleyen ırkçılıktır, milliyetçiliktir. Bunları sorgulamadan hiçbir yere varamayacağımız kanısına vardım.

Amargi deneyiminden bahsetmek istiyorum. Aslında, temelde aynı sorunları yaşıyoruz. Kadınların, eşcinsellerin, travesti ve transseksüellerin birbirine benzeyen temel sorunları var. O yüzden birlikte hareket etmeleri fikri gelişti bizde; Amargi sürecine geldik. Bir sürü atölye oluşturduk. Kendi yaşadığımız deneyimleri birbirimize aktarıyoruz, yaşadıklarımızı sorguluyoruz. Sürekli bir sorgulama yaşarken, kendi içimizdeki ataerkilliği, heteroseksizmi ve milliyetçiliği de sorgulamış oluyoruz. Bu herkes için geçerli diye düşünüyorum. Onun için, “yaşamak en önemli akademik faaliyettir” gibi bir sloganımız var. Bu benim çok hoşuma gitmişti.

Çok heyecanlı olduğum için konudan konuya atlıyorum ama bunun bir de medya boyutu var. Travesti ve transseksüellerin medyadaki sunumu… Akşam haber oluyor: “Travestiler terör estirdi”. Herkes bekliyor. Ben biliyorum ne söyleyeceklerini ama düşünsenize heteroseksüel insanları. Aileler bekliyor, “acaba travestiler gene ne pislik yaptı.” Haber çıkıyor; travestiler nasıl bir terör estirmiş! Bir bakıyorsun, orada bir transseksüel öldürülmüş; parça parça olmuş, dağılmış. Adam arabayla geliyor, travesti olduğunu anlıyor ve bir daha üzerinden geçiyor. Bunu gören arkadaşlarının ya da orada sürekli seks işçiliği yapmak zorunda olan insanların psikolojisini düşünün. Yani bunu gören arkadaşları biraz bağırıp çağırdığı zaman, “travestiler terör estirdi” diye lânse ediliyor. Ama hiç kimse “bu travesti neden öldürüldü” ya da “bu yaralı travesti hastaneye gelene kadar hangi sorunları yaşadı, kaç kişinin tacizine uğradı” diye sormuyor. Ben de yaralıyken böyle bir olay yaşadım. Ben yaralıyım, kamyona atlamışım; adama “Beni kurtar!” diyorum; her tarafımdan kanlar akıyor; adam beni taciz ediyor. Bu psikolojileri yaşıyoruz; kimse bunları bilmiyor, sorgulamıyor, ama “travesti ve transseksüeller terör estirdi” oluyor. Bunu tek tek bazı arkadaşlarımla da tartıştığım zaman, bana “sizin arkadaşlarınız da çok kötü şeyler yapıyor” diyenler oldu. Ama, sen onun öldürülmesinden niye söz etmiyorsun' Kimin öldürdüğünü, nasıl öldürdüğünü… Buna kimse değinmiyor.

Tekrar solculardan bahsedeceğim. (Sürekli solculardan örnek veriyorum ama onların arasında uzun zaman kaldım. Uzun zaman politika yaptık beraber.) Bir gün adamın biriyle tartışıyorum. Bana “komünizm ya da sosyalizmin kadını, erkeği, travestisi, eşcinseli olmaz ki” diyor. “İşçi sınıfıdır, ekonomik sınıflardır; onları aşmamız gerekiyor; önemli olan insandır” diyor. Merak etmiştim. “Bir insan resmi çiz” dedim adama; “Ertesi gün ben geleyim, tartışalım.” Tamam insanız da, kadınız ya da eşcinseliz aynı zamanda. Bu kimliğimizle eziliyorsak, tabii ki kimliğimize sahip çıkacağız. Ben transseksüel kimliğimle eziliyorsam, tabii ki “Ben transseksüelim” diyeceğim. Eğer bir Kürt, kimliğinden dolayı eziliyorsa, çıkıp, “ben Kürdüm” diyecek. Ama, “Kürtler milliyetçidir” deniliyor. Egemen olanı yine kimse sorgulamıyor.

Burası bir üniversite olduğu için bahsetmeden geçmeyeceğim. Tezler, anketler yapılıyor. (Ben üniversite okumadığım için kavram yanlışları olabilir.) Bir grup öğrenci geliyor, bizim hakkımızda tez hazırlıyor. O tez bizim sorunlarımıza ne kadar yardımcı oluyor' Ondan sonrası ne oluyor; bu bilgiler toplanıp nerede arşivleniyor' Ondan sonrasını niye tartışmıyoruz' Bunlar gerçekten bizim sorunlarımıza yönelik mi yapıldı, yoksa birilerinin mezun olması ya da öğretim üyesi olmasına mı yaradı' Bizi kobay olarak mı kullanıyorlar' Benim aklıma bu geliyor. Kullanılıyoruz. Yapılanlar gidiyor ve kayboluyor. Bunların açığa çıkması gerekiyor.

Ciddi bir şekilde heteroseksizmi ve ataerkilliği sorgulamamız lazım. Bunu sorgularken de kendi içimizdeki ırkçılığı sorgulamalıyız. Çünkü birbirini besliyor bunlar. Şunu söylemeyi unuttum: Alt kültür olarak varız, alt kültür olarak biliniyoruz. Bunu da irdelemek gerekiyor. Neden alt kültür olarak sayılıyoruz' Milyonlarca insanın yaptığı şeyleri yapıyoruz. Ufak bir cinsel yönelim farkı var. Pınar Selek bir söyleşide bundan bahsetmişti. Onun da söylediği gibi, gerçekten farklı bir şey yapmıyoruz. Dört kolumuz yok. Sizin yaptıklarınızı biz de yapıyoruz. Sizin içtiklerinizi biz de içiyoruz. Aynı aşkları biz de yaşıyoruz. O zaman neden alt kültür' “Demek ki özel hayata inmek lâzım” diyorum. Kadın-erkek arasındaki sevgili ilişkilerini sorgulamak lazım belki de. O ilişkileri nasıl yaşıyoruz' Ona niye dokunulmuyor' Neden bu kadar kutsal' Cinsellik o kadar kutsal bir yere oturtulmuş ki, ona dokunamadığımız için bütün bunlar yaşanıyor. Tam da oradan girmemiz lazım sorunları çözmek için, tam da oradan sorgulamamız lazım.

Biz çok basit algılanıyoruz. Bu genel toplum açısından da öyle, muhalif görünen taraflarda da öyle. Bunun bir örneği: Ben bir konuşma yapıyorum ama biliyorum ki ben o konuşmayı yanlış yapmışım. Karşı taraftan eleştiri bekliyorum. Eleştiri gelmiyor, çünkü beni dikkate almıyor. Eğer dikkate alsa, eleştirecek. Bu çok rahatsız edici bir şey. “Sen burada ol yeter; ne söylersen söyle, yeter ki kimliğin olsun” düşüncesi. Bu çok yanlış. Ben oradayım. Ben nesne değilim, özneyim. Beni niye nesneleştiriyorsunuz ki orada' Özümü anlatmak istiyorum. Bunları da doğru dürüst anlatmak istiyorum. Beni eleştireceksiniz ki, bana yardımcı olacaksınız ki açığa çıksın. Bunun da inceltilmiş bir dışlama şekli olduğunu düşünüyorum.

Televizyonlarda bir tartışma başlatıldı; Zeki Müren eleştirildi. Saçını boyadığı, makyaj yaptığı eleştiriliyor. Onu örnek alan erkek çocuklarımız otostopa çıkıyormuş, fuhuşa sürükleniyormuş. Her yerde bu şekilde eleştiriliyor. Zeki Müren eşcinselliğini ne kadar kabulleniyordu, o ayrı bir tartışma. “Eşcinselim” demediği halde adam topa tutuldu. Hemen eşcinselliğiyle ilgili örnekler gösterildi. Merak ediyorum, acaba Sibel Can çok mu iyi görünüyor' Ya da İbrahim Tatlıses. Adam her gün bir kadının topuğuna silah sıkıyor. O çok mu iyi bir erkek örneği' Onu kimse eleştirmiyor ama iş eşcinselliğe gelince ne de kolay eleştiriliyor. Mesela Semiha Berksoy. Doksan yaşında kadın, vazonun içine girdi, vajinasının üzerine çiçek koydu ve “sanat” dedi. Bunu bir eşcinselin yaptığını düşünsenize, ne olur' Kıyamet kopar!

Esmeray
Amargi Kadın Akademisi, Lambdaistanbul Eşcinsel Sivil Toplum Girişimi

Türkiye’nin ilk trans hakları derneği olan Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği, 30 Haziran 2006 tarihinde Ankara’da kurulmuştur. Dernek adını Alain Berliner’in yönettiği ve erkek bedeninde doğmuş bir kız çocuğun hikayesinin anlatıldığı Pembe Hayat (Ma vie en rose, 1997) adlı filmden almıştır.

BİZE YAZIN

İLETİŞİM BİLGİLERİ

0312 433 85 17

0312 433 85 18

0532 462 17 05

bilgi@pembehayat.org