Tarih: 2011-06-11

Kapalı çevrede yetişen altı çocuklu bir ailede büyüdüm. En küçük çocuktum.
İlkokula başlamak birçok şeyin farkına varmamı sağladı. İlk önce kendimi fark ettim ancak bu fark ediş süreci ergenliğe girmemle birlikte iyiden iyiye şekillenmeye başladı. Farklılığımla benzerlik kurduğum insanlar sadece televizyonda gördüğüm Zeki Müren ve Bülent Ersoy’du. Bendeki farklılığı hep iyiye yordum ve ben de sanatçı olacağım diyordum.

Sinem
Liseye başladığımda erkeklere karşı aşırı ilgim olduğunu fark ettim ve bundan rahatsız olmaya başladım. Bu durum içime kapanmamı da beraberinde getirdi. Bize öğretilen, eşcinselliğin hep ayıp, kötü ve günah olduğuydu. Bu yüzden erkeklere olan ilgimle yüz yüze gelmemek ve ailemin baskısına maruz kalmamak için evden hiç çıkmamaya başladım. Ayaklarım beni kendiliğinden eşcinsellerin yoğun olarak gittiği Gençlik Parkı’na götürdü. Ancak, oraya kendim gibi insanlarla tanışabileceğimi düşünerek değil, can sıkıntısından kurtulmak ve içinde bulunduğum ruh halinden uzaklaşmak için gidiyordum. Ancak, hayatımın dönüm noktası burada karşıma çıktı. Bülent Ersoy ve Zeki Müren dışında eşcinsellerle karşılaştım. Bu bir yandan benim için çok güzelken bir yandan da çocukluk hayallerimin gerçekleşmeyeceğini fark etmem açısından kötüydü. Artık sanatçı olmayacağımı biliyordum.

Ben içime kapanıkken evden çıkmıyordum; eşcinsellerle tanıştıktan sonra ise eve girmemeye başladım. Eşcinsellerin yanında kendimi daha rahat hissediyordum ve sürekli onlarla birlikte olmak istiyordum. Bu evden çıkmayan çocuk eve girmez olunca ailemin dikkatini çekti ve ailem beni izlemeye başlamış. Gençlik Parkı ortamından ailem benim eşcinsel olduğumu öğrendi. Ataerkil ve aşırı muhafazakar bir aile yapısına sahibim. 1990’ın sonunda ailem benim evden çıkmama izin vermedi. Sürekli olarak gözleri benim üzerimde idi. Bu baskılardan kurtulduğum dönemler oluyordu ancak bunun sonrasında aile içi şiddetle karşılaştım. En son, baş edemeyeceklerini anladıklarında aile içi bir toplantıda “yaşamamam gerektiği” konusunda hemfikir oldular. Annemin karara isyanı hiçbir şeyi değiştirmedi ve annem ağlamakla yetindi. Bu süre içinde üç gün zincire vurdular. Nasıl öldüreceklerine karar verene kadar aç susuz bıraktılar. Bu arada sürekli şiddete maruz kalıyordum. Altı kardeşten en küçük ağabeyim bu üçüncü gün zincirden çözüp sokağa bıraktı beni. Sokaktayken yaşama şansımım daha yüksek olduğunu söyledi. Altı ay kadar Ankara sokaklarında, parklarda ve tren vagonlarında yaşadım. Daha sonra İstanbul’a gittim. Bir buçuk seneye yakın İstanbul’da seks işçiliği yaptım. Daha sonra seks işçiliğinin bana göre olmadığını anladım ve üniversite sınavına girdim. Eğitim fakültesini kazandım. Üniversitenin kurtuluş olacağını düşünerek hiç düşünmeden okumaya gittim ve üniversiteyi bitirdim. Üniversite sırasında birçok maddi problem yaşadım. Eşcinselliğimden dolayı ayrımcılığa ve şiddete maruz kaldım. Üniversiteyi bitirdikten sonra tayinim çıktı. Ve öğretmen olarak doğuda bir ilde göreve başladım. Öğretmen kimliğimi alır almaz yıllardır görmediğim annemi görmek için Ankara’ya geldim. Annem ve babamla görüştüm, öğretmen olduğumu söyledim. Bana yaptıkları işkencenin haksızlığını ispatlarcasına üniversite yıllarımı anlattım. Ancak, benim ailem ile mutluluğum üç gün sürdü: ağabeylerim ve akrabalarım ve çevre baskısı yüzünden babam beni evden kovdu. Bundan sonraki dört yıl öğretmenlik yaptım. Bütün bu süre içerisinde gey, travesti ve transeksüel birçok arkadaş edindim. Öğretmenliğimin son senesinde gey olarak hayatımı sürdüremeyeceğime karar verdim. Gitgide daha efemine olmaya başlamıştım. Eşcinselliğimden dolayı çok sevdiğim öğretmenlikten istifa etmek zorunda kaldım. Ankara’ya geri döndüm. Hayatımı sürdürmek için bir işe ihtiyacım vardı. Fakat eşcinselliğimden dolayı iş bulmakta zorlandım. Bu süre içerisinde travesti ve transeksüel arkadaşlarımın yanında yaşadım. Zor yıllarda anne dediğim travesti Sevgi’nin bana çok yardımı oldu. Hayatımı sürdürmenin başka yolu olmadığını gösterdi ve yıllar önce üniversiteyi bir şans olarak görerek kaçtığım seks işçiliğine geri dönmek zorunda kaldım.

Hayatım farklı yönlerde gelişmeye başlarken kadın olmanın bedelini bütün travesti ve transeksüeller gibi ben de ağır bir şekilde ödemek zorunda kaldım. Seks işçiliği yaparken sadece seks işçilerine yönelik saldırılara değil aynı zamanda transfobik ve homofobik şiddete de maruz kaldım. Merkezde polisin şiddeti bir yandan, saldırganların, çetelerin saldırıları, kaçırmaları ile bugünlere geldim. Kadın olmaya çalışırken bu tür olaylar hayatımdan birçok şeyi götürdü.

1999’dan bugüne kadar yedi senedir travesti olarak yaşamaktayım. Şu anda kadın olarak yaşamaktan dolayı mutluyum ancak kadın olmanın bedeli olarak seks işçiliği yapmak zorunda kalmak beni rahatsız ediyor. Yedi senedir çok sevdiğim “eşim”le birlikte yaşıyorum onun desteği ile yaşama daha sıkı sarılmaya çalışıyorum. Bu arada beni kurtaran ağabeyim ve annemle görüşmeye başladım. Şimdi “kadın olmak” uğruna çektiğim acıları başka travesti ve transeksüel arkadaşlarımın çekmemesi için Ankaralı travesti ve transeksüeller olarak Pembe hayat derneğini kurduk ve travesti ve transeksüellerin yaşadıkları sorunları çözmek için uğraşıyoruz.

Türkiye’nin ilk trans hakları derneği olan Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği, 30 Haziran 2006 tarihinde Ankara’da kurulmuştur. Dernek adını Alain Berliner’in yönettiği ve erkek bedeninde doğmuş bir kız çocuğun hikayesinin anlatıldığı Pembe Hayat (Ma vie en rose, 1997) adlı filmden almıştır.

BİZE YAZIN

İLETİŞİM BİLGİLERİ

0312 433 85 17

0312 433 85 18

0532 462 17 05

bilgi@pembehayat.org