Tarih: 26/11/2020

Hande Buse Şeker

Hande Buse Şeker davasını takip eden Genç LGBTİ+ avukatlardan Av. Kerem Dikmen, Av. Sena Yazıbağlı ve Av. Mahmut Şeren Genç LGBTİ+ YouTube hesaplarında yaptıkları canlı yayın ile süreci ve kararı değerlendirdi. Tahrik veya iyi hal indirimlerinin verilmemesi olumlu bulan avukatlar, failin kasten öldürme suçundan müebbet almasını yeterli bulmayarak, nitelikli kasten öldürme suçundan ağır müebbet talebi ile üst mahkemelere başvuracaklarını ifade etti.


Fail Kasten Öldürmeden Müebbet Hapis Cezası Aldı

Failin yargılanmasına geçen sene başlanmıştı. Bugün de karar duruşması görüldü ve karar açıklandı. Fail kasten öldürme suçundan müebbet suçu aldı, nitelikli cinsel saldırı suçundan 21 yıl hapis cezası aldı, nitelikli yağma suçundan 3 kez olmak üzere 5 yıl 6 ay hapis cezası aldı, 2 kez kasten yaralama suçundan 9 ay hapis cezası aldı, kişinin hatırasına hakaret suçundan 2 yıl hapis cezası aldı. Failin tutukluluğunun da devamına karar verildi.
 

Avukatlar Süreci Değerlendirdi

Hande Buse Şeker davasını takip eden Genç LGBTİ+ avukatlardan Av. Kerem Dikmen, Av. Sena Yazıbağlı ve Av. Mahmut Şeren Genç LGBTİ+ YouTube hesaplarında yaptıkları canlı yayın ile süreci ve kararı değerlendirdi.
 

“Ceza Yeterli Değil”

Şeren ve Dikmen, bu suçun eziyet çektirerek yapılan bir öldürme olarak nitelikli kasten öldürme suçu olarak değerlendirilmediği için iddianameyi eleştirdiklerini belirtti. Avukatlar istinaf başvuru yollarını kullanacaklarını ve üst mahkemelerden bu yönde bir değişiklik beklediklerini ifade etti. Öldürme, cinsel saldırı, yağma, bunların tekrarlanması gibi birden çok eylemin iç içe geçip harmanlanması sebebiyle olayların bir zamana yayıldığının ve Hande Buse Şeker’in hem ruhsal hem fiziksel yönden acı çektiğinin açık olduğu, dolayısıyla bu cinayetin eziyet olarak değerlendirilmesi gerektiği tekrarlandı.
 
Avukatlar, ağır müebbet ile bile tüm ömür cezaevinde geçirilmiyor iken bu cezanın yetersiz kaldığını, suçun ağırlığına karşılık gelmediğini ve devletin bu tip eylemleri doğrulamadığına, öldürülen veya hayatta kalanların yanında kalacağına dair daha güçlü bir mesaj verilebileceğini ifade eden avukatlar, üst mahkemelerin bu mesajı vereceğini umduğunu belirtti.
 

"İndirim Verilmemesi Olumlu Bir Gelişme"

Bunun yanı sıra mahkeme tarafından iyi hal veya tahrik indirimleri verilmemesini, verilebilecek en yüksek cezanın verilmiş olmasını olumlu bulduklarını ifade etti.
 

“Süreçte Usulen Uygun Bulmadığımız Aşamalar Oldu”

Avukatlar soruşturmanın kolluk kısmının jandarma değil failin meslektaşları polis tarafından yürütülmesini, aleni değil kapalı bir mahkeme görülmesi ile kamuoyunun davayı takip etmesinin engellenmesini ve sivil toplum ve baroların davaya katılma taleplerinin reddedilmesini eleştirdi.
 

“Nefret ile İlgili Mevzuat Eksikliği Görüyoruz”

Avukatlar Türkiye’de ağırlaştırıcı neden olarak kimlik nedeniyle öldürmenin veya nefretin yer almamasını eleştirdi. Av. Mahmut Şeren, Hande Buse Şeker davası için “Türkiye’nin bir nefret suçları politikası ve politikası gerektiğine dair en önemli davalardan biriydi” dedi.
 
Avukatların süreci değerlendirdiği canlı yayının soru-cevap haricinin yani ilk 23 dakikasının metnine aşağıdan, yayının kendisine ise buradan ulaşabilirsiniz.
  

Canlı Yayın Metni

Av. Kerem Dikmen:
9 Ocak 2019’da İzmir’de sarsıcı bir cinayet haberi ile uyandık. Öğrendik ki bir polis memuru mesleğini ifa etmediği sırada bizce nefret cinayeti olan bir katliam ile Hande Buse Şeker’i katletti ve olay yerindeki diğer translara da çeşitli suç eylemlerinde bulundu.
 
Ben kasten öldürme içeriğine kendi bakışımı paylaşacağım. Diğer eylemler de nefret barındıran, nefret motivasyonu içeren eylemler olsa da bizim için temel olarak yaşam hakkı ihlali çok önemli bir noktadaydı. Biliyoruz ki cezasızlık politikası yaşam hakkı ihlallerinin en büyük etkenlerin başında geliyor.
 
Av. Mahmut Şeren:
Savcılık geçen celsede mütalaasını vermişti. Davanın öldürme bakımından açıldığı suç kasten öldürmeydi. Yani bundan şunu anlıyoruz: Sıradan bir öldürme eylemi olarak nitelendirilmişti bu cinayet. Ancak hem cinayetin işleniş tarzı, olayların devam etme tarzı, hem de mağdurların kimliği yönünden bizim burada ayrıldığımız noktalar var. Bizim talebimiz şuydu: Biz sıradan bir öldürme eylemi değil, eziyet çektirerek yapılan bir öldürme olarak tanımlıyorduk bunu. Bunun farkı şu: Nitelikli kasten öldürme diye suçu adlandırıyoruz, ve cezası da ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası oluyor. Ama şu an failin aldığı ceza müebbet cezası bu şekilde değerlendirilmediği için. Aralarında hem infaz yönünden hem de hapis yatağı süre bakımından fark var.
 
Ve bir de mağdurun kimliğine dayalı bir politik fark da var elbette. Toplumda dezavantajlı konumda olan mağdurların olduğu ve aslında o dezavantajlı konumları sayesinde bu kadar suça açık hale geldikleri ve bu suçların peş peşe işlendiğini de göz önünde bulundurarak bunun politik bir karşılığı da olacaktı. Aynı zamanda bizim için hukuki bir karşılığı da var. Hukuki karşılığı da şu: Olayların oluş biçimine baktığımızda, ki biz bunları kamera görüntülerinden de biliyoruz?
 
Hande Buse Şeker muhtemelen bir güvenlik kaygısıyla, evinde kendini güvende hissetmediği için oturma odasına bir kamera koymuş. Ve o kameranın çektiği görüntüler sayesinde biz olayı aydınlatabilme fırsatını bulduk. Öncelikle bir ölüm meydana gelmeyecek yerlerden yaralama eylemi gerçekleşiyor. Sonrasında içeriye kaçıyor ve tekrar bir yaralama eylemi.. Bu sırada mağdurun kimliğini de hedef alan tehdit, hakaretler, aşağılayıcı sözler sarf ediliyor.  Nitelikli cinsel saldırıda bulunuluyor. Aynı zamanda oda içerisinde olan başka bir kadına nitelikli cinsel saldırı suçunda bulunuluyor. Ve yağma suçu işleniyor, onlardan paraları isteniyor.
 
Tüm bu olaya bakıldığında bir zamana yayıldığı, hem ruhsal hem fiziksel yönden acı çektiği mağdurun açık. Bunun da eziyet olarak değerlendirilmesi gerekiyordu bize göre. Çünkü zaten eziyet dediğimiz sözcük de bunlara tekabül ediyor aşağı yukarı. Bu talebimiz ne yazık ki kabul görmedi. Bugün kasten öldürmeden ceza verilmiş oldu ama biz üst mahkemelere tabi ki, istinaf ve yargıtay aşamasına, gideceğiz ve bu iddiamızı orada da dillendirmeye devam edeceğiz. Umuyoruz bu yönden değişiklik olur.
 
Av. Kerem Dikmen:
Çok kısa bir ekleme yapmak istiyorum. Neticede anayasanın bir toplum sözleşmesi olduğu söylenir ve aslında devletin kurumsallığına da kişilerin güç kullanma yetkisini, yargı yetkisini verir: Çeşitli yetkileri devlet adı verilen bir üst örgütlenmeye devrettiği kabul edilir. Bu kabulün içerisinde cezanın verilme amacının ikiye ayrıldığı söylenmiştir şimdiye kadar. Bir; yargılanan kişiye verilen ceza nedeniyle aslında yargılananın ıslah edilmesi, tekrar o eylemi gerçekleştirmemesi. Bu alanda öç almadan farklılaşır modern ceza sistemleri. İkincisi ise toplumun geneline bir mesaj vererek “Bakın, bu eylemi ben bu şekilde cezalandırıyorum. Eğer siz de benzer eylemleri yaparsanız, bu akıbetle karşı karşıya kalacaksınız” demek.
 
Tabi meselenin içerisinde çok fazla şiddet örgüsü var. Prensibimiz yargılama süreci başladıktan sonra da bu şiddet sarmalını kamuoyuyla paylaşmamaktı. Birçok nedeni vardı bunun. Ben gene paylaşmamayı tercih. ediyorum. Fakat şunun düşünülmesini isteriz: Bir öldürme olayı düşünün. Örneğin birinin üzerine aracı kasıtlı olarak ölüme sebebiyet verilebilir, bir silah yaralamasıyla ölüme sebebiyet verilebilir, aklınıza getirebileceğiniz ölümler. Tabi ki bunların hepsi ölümdür ve kişilerin yaşam hakkına kasteden eylemlerdir. Ama bu bahsettiğimiz, bizim yaşadığımız kasten öldürme eylemi bundan çok daha ayrıntılı, çok daha tüyler ürpertici. Ben 15-16 yıldır avukatlık yapıyorum, hiçbir görüntü benim tüylerimi bu kadar tüylerimi diken diken etmemişti. Ve gerçekten hepimizin katılan avukatlar olarak da psikolojimizi etkiledi. Çünkü bu sadece bir öldürme değil. Bu öldürme, cinsel saldırı, yağma, bunların tekrarlanması gibi birden çok eylemin iç içe geçip harmanlanması. Tek bir ölüm hadisesinden bahsetmiyoruz. Dolayısıyla bu kadar farklı etmenlerle harmanlanmış bir öldürme eylemine sanki bu faktörler hiç yokmuşsacına ,alelade silahla vurarak öldürme, alelade bıçakla öldürme eylemiymişcesine yargılamayı yapmak ve onun üzerinden bir ceza vermek bizim talebimizin aşağısında kalan kısımdı.
 
Ama bir kısım da şu: İddianame mahkemelere bir sınır göstermektedir. Bu sınırlar içerisinde verilebilecek en yüksek ceza da verilmiş oldu. Bu da belki pozitif yönü. Neyi söylemeye çalışıyorum: Bizim ceza yargılamalarında sıkça duyduğumuz “iyi hal indirimi” ve translara dönük nefret cinayetlerinde sanıkların her daim başvurduğu “haksız tahrik indirimi” gene bu yargılamada da savunma stratejisinin bir parçası olarak karşımıza çıktı. Bunun ayrıntılarına girmeye gerek yok ama çok uzun uzun işlenen argümanlar bunlardı. Fakat gelinen noktada mahkeme diğer nefret yargılamalarının önemli bir kısmından farklı olarak iyi hal indirimi uygulamadı, haksız tahrik indirimi uygulamadı. Şimdi tam hesaplama yapamıyorum ama gene diğer suçlardan ötürü verilen cezalardan ötürü epey bir infaz süresi olacaktır.
 
Müebbet demek zaten ömrünün tamamını cezaevinde geçirmek değil. Ağırlaştırılmış müebbet bile bu anlama gelmiyor. Fakat biz eğer tahrik indirimini ve iyi hal indirimlerini konuşuyor olsaydık işte 14 yıl, 12 yıl, hani bu civarda bir cezadan bahsetmiş olacaktır. Bu yönden bakıldığında iyi. Ama netice olarak en başta söylediğim şeyi gözettiğimizde tam eyleme, eylemin ağırlığına tekabül eden ağırlıkta bir cezanın verildiğini düşünmüyoruz. Çünkü bunun bir de politik motivasyonu var. Tabi ki Mahmut’un söylediği gibi biz de istinaf, itiraz başvuru yollarını kullanacağız ve verilen cezanın arttırılması için yargı yollarını sonuna kadar kullanacağız.
 
Av. Mahmut Şeren
Bu dava bize bir mevzuat eksikliğini tekrar hatırlatıyor. Biz evet eziyet çektirerek eyleminin bunu karşıladığını söylüyoruz ve bunun olması gerektiğine okurken inanıyoruz. Ama aslında bizim kasten öldürmenin nitelikli hallerini düzenleyen kanunumuzda bir nefret maddesi olsa, kimlik nedeniyle öldürmenin bir ağırlaştırıcı hal olduğu bir ortamda olsa belki onları da tartışabilecektik ağırlaştırıcı neden olarak. Ama şu an daha sınırlı bir alanda tartışabiliyoruz çünkü buna yönelik bir düzenleme yok.. Ne nefret suçlarının olmasına ne de mağdurlarının kimlikleri nedeniyle maruz bırakıldığı eylemlerin hukuki düzlemlerde yeterince karşılık bulmasına dair. Bu bize yeniden hatırlatıyor: Türkiye’nin bir nefret suçları politikası ve politikası gerektiğine dair en önemli davalardan biriydi.

Aynı zamanda yine biz sivil toplum örgütlerinde çalışma yapan insanlar olarak şunu da biliyoruz: Transların pek çoğu, adalet mekanizmalarına güvenmedikleri, kendi haklarını alamayacakları düşüncesiyle, ve hatta bu mekanizmaların içinde kendilerinin ayrımcılığa uğraması ihtimalleri nedeniyle hukuki başvuruları yapmakta çekingen olabiliyor. Bu davanın aslında böyle bir önemi de vardı. Böyle bir mesaj verebilirdi, senin de dediğin gibi Kerem, “Devlet ya da yargı mekanizması aslında bu tip eylemleri doğrulamıyor ve mağdurların yanında olacak” diyebilirdi ama bunu yeterince iyi kullanamadığını düşünüyorum. Yani indirimler yönünde evet olumlu bir şey var ama eylemi tasnif etmek anlamında yeterince güçlü bir mesaj olamadı. Daha güçlüsü umarım üst mahkemeler tarafından verilir.
 
Av. Kerem Dikmen:
Aslında yargılama süreci başlamadan önce de bizim usul açısından uygun bulmadığımız aşamalar oldu. Her ne kadar verilen cezayı etkilemiş olmasa da bunlara kısaca değinmek isterim. Sanık görev başında bir polis değildi. Görev saatleri dışında bu eylemi gerçekleştirmişti. Ama neticede bu soruşturmayı onun meslektaşları yürüttü. Bu bizim açımızdan soruşturmanın tarafsızlığını katılan aleyhine olumsuz etkileyebilecek bir durumdu. Biz soruşturmanın kolluk kısmının jandarma tarafından yürütülmesini talep etmiştik. Bu örneğin reddedildi. Başka bir talebimiz? Bildiğiniz gibi soruşturma açılır açılmaz talep üzerine kamuoyunda kararı olarak bilinen hukuken adı kısıtlılık olan bir karar verildi be dosya katılan tarafların avukatlarının erişimine kapatıldı. Ama belki de sanık soruşturmayı yürüten kişilerle mesleki ilişkileri dolayısıyla erişebiliyordu fakat biz erişemedik. Mağdurların avukatlarının hazır bulunmak konusunda yetki sahip olduğu keşif gibi bir takıp usul işlemleri bizlerin yokluğunda yapıldı. Biz bu eksikliklerin verilecek ceza ile giderilebileceğini söyledik.
 
Yargılama sırasında çarpıcı olan şu: Aleni yargılama biliyorsunuz adil yargılanma hakkının bir unsuru. Aleni yargılama ile korunan sanığın hakkı aslında. Çünkü aleni olmayan yargılamalarda sanıkların adil olmayan bir yargı süreciyle muhatap olduğu varsayılır ve aleni yargılama bir kuraldır, aleniyetin kısıtlanması bir istisnadır. O istisnanın da T.C. Anayasası, Ceza Muhakemesi Kanunu ve İnsan Hakları Sözleşmelerindeki şartlara uygun bir kısıtlama olması gerekir. Fakat adeta külahlar yer değişti ve biz aleniyet talep eden, savunma tarafı ise kapalılık talep eden bir rota çizdi kendine ve mahkemede de duruşmayı sanığın mesleğini de gözeterek, çünkü zabıtta böyle yazıyordu yanlış hatırlamıyorsam, kapalı bir mahkeme yürütüldü. Bu kamuoyunun dosyayı takip etmesini, davanın duruşmalarını izlemesini etkileyen; aynı zamanda avukatların da dosyayla ilgili kamuoyunu bilgilendirmesinin önünde bir engel yaratan bir karardı. Çünkü kapalılık kararı verildikten sonra artık dosyayla ilgili yorumda dahi bulunamıyorsunuz. Biz bu bulunamaz halde oldukça sınırlı bir çaba yürüttük.
 
Bir başka konu tabi bizim açımızdan olay yerine ilişkin görüntülerin duruşma salonunda izlenmesi idi. Bu da çok itiraz edilen bir istek oldu. Neyse ki duruşma salonunda bunları izleyebildik. Mahkeme de doğrudan temas etti bu anlamda delillere. Biz de mahkemenin temas edişine temas etmiş olduk, biz de bunu bildik.
 
Bir diğer nokta eksikliğini çektiğimiz, sivil toplum ve yarı kamusal kurum olan baroların katılma taleplerinin reddedilmesiydi. Ki en başta Genç LGBTİ+ Derneği katılma talep etmişti, talep reddedilmişti. İzmir Barosu Başkalığı davaya katılma talep etmişti, katılma talebi reddedildi. Bugün de Diyarbakır Barosu Başkalığının katılma talebi reddedilmiş oldu. (Onların Katılma taleplerinin anlamı şu: Bizce yanlış bir şekilde miras hukuku ön plana çıkartılarak katılma talepleri değerlendiriliyor. Yani kişi ölenlerin mirasçısı konumuna gelemiyorsa katılma talebi de reddediliyor. Bu çok statik bir bakış, statik bir yaklaşım. Aynı zamanda hak alanında daraltıcı bir yaklaşım.

Nitekim bu tür davalarda şunu da görüyoruz: Ölenin ailesinin davayı takip etmesi bir yana, ölenin ailesi tarafından şiddete maruz bırakılması, cinsiyet kimliği nedeniyle dışlanması, ayrımcılığa bir daha aile içerisinde maruz bırakılması söz konusu. Dolayısıyla bizim ceza usul kültürümüzde derneklerin katılma taleplerini reddetmenin beslediği şey ölenlerin hiçbir şekilde hukuki temsillerinin sağlanmaması oluyor. Oysa Romanya’ya karşı bir kararında İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM) de sivil toplumun katılma taleplerinin dosya üzerinde kabul edilmesi gerektiği yönünde bir belirleme yapmış ve başvuru konusu olayda bir hak ihlali tespit etmişti.
 
Av. Mahmut Şeren:
Katılma talebinde bulunan iki dernek daha vardı onları da tamamlamış olalım. İnsan hakları Derneği ve Cinsel Şiddete Karşı Hukuki Yardım Derneği de ilk celsede gelerek katılma taleplerinde bulunmuşlardı. Onların ki de aynı gerekçeyle reddedilmişti. Öte yandan senin de belirttiğin gibi çoğu zaman aslında aileler bu tür davada takipçi olmayabiliyor, tam da benzer ihlallerin kaynağı da olabiliyor. Ama bu davada öyle olmadı. Annesi, babası ve ablası davaya katıldılar, katılma talebinde bulundular, ve biz de aslında bu sayede takip edebildik onların avukatlığını yaparak.

 

Türkiye’nin ilk trans hakları derneği olan Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği, 30 Haziran 2006 tarihinde Ankara’da kurulmuştur. Dernek adını Alain Berliner’in yönettiği ve erkek bedeninde doğmuş bir kız çocuğun hikayesinin anlatıldığı Pembe Hayat (Ma vie en rose, 1997) adlı filmden almıştır.

BİZE YAZIN

İLETİŞİM BİLGİLERİ

0312 433 85 17

0312 433 85 18

0532 462 17 05

bilgi@pembehayat.org